
Kimileri, "Sev beni!" diye bağırır, ötekiler, "Sevme beni!" diye. Ama en kötü ve en mutsuzu olan bir bölümü de, "Sevme beni, yine de bana sadık kal!" diye.

Eski avukat Jean-Baptiste Clamence'ın öyküsü, çağdaş insanın kendisini yargılarken başkaları hakkında verdiği hükümleri de sorgulayan yoğun bir itirafa dönüşür. Clamence, güvenli ve saygın görünen geçmişini anlatırken davranışlarının ardındaki çıkarı, korkuyu ve kendini tehlikeye atmadan yaşama alışkanlığını açığa çıkarır. Onun sesi, tek bir kişinin düşüşünü aktarmanın ötesinde, dinleyen herkesi kendi sorumluluğuyla karşılaştıran bir ayna işlevi görür.
Albert Camus, 1956'da yayımlanan Düşüş'te belirli bir savı doğrudan öğretmek yerine yalın anlatım ile özgün kurgunun taşıdığı düşünce ve duygu yüküne güvenir. Çağdaş dünyanın çirkinlikleri ve düşkünlükleri, bunların dışında kaldığını sanan bireyin payı üzerinden görünür hâle gelir. Clamence'ın kendine yönelik eleştirisi dürüstlük ile gösteri, suçluluk ile üstünlük duygusu arasındaki sınırları sürekli belirsizleştirir. Anlatıcının güvenilirliği de her itirafla yeniden tartışmaya açılır. Okur, anlatıcının hükümlerini kabul etmekle yetinemez; onun seçtiği kelimeleri ve sakladığı niyetleri tartmak zorunda kalır. Düşüş, kişisel itiraf biçimini ahlaki sorumluluk, ikiyüzlülük ve yargılama üzerine keskin bir soruşturmaya dönüştüren kısa fakat düşünsel ağırlığı yüksek bir romandır.
Bookspace topluluğundan 1 gönderi

Kimileri, "Sev beni!" diye bağırır, ötekiler, "Sevme beni!" diye. Ama en kötü ve en mutsuzu olan bir bölümü de, "Sevme beni, yine de bana sadık kal!" diye.
“Ben, bir gün bir kahvenin terasında elimi bırakmak isteyen o ihtiyar dilenci gibiyim. "Ah, bayım." diyordu adam, "Mesele kötü insan olmak değil, ama ışığı yitiriyor insan." Evet, ışığı, sabahları, kendini bağışlayan…”
Uygulamada oku
Alıntıla, işaretle, okuduklarını paylaş