Born to be wild Raised to be civilized Dead to be free

Dokuz yaşındaki Gazâ, babasının yanında insan kaçakçılığının gündelik bir işe dönüştüğü acımasız bir dünyanın içine çekilir. Hakan Günday'ın Daha romanında Türkiye'ye daha iyi bir hayat umuduyla ulaşan düzensiz göçmenler, onları sınırın ötesine taşıyacağını söyleyen insanların elinde birer mala indirgenir. Gazâ, çocukluğunu yaşamak yerine bu düzenin görevlerini öğrenir; gördüğü şiddete dayanabilmek için başkalarının acısından uzaklaşır. Babasının izinden gitmesi, aile bağını ahlaki bir tuzağa çevirirken her yeni yolculuk onun insanlık duygusunu biraz daha sınar.
Ölümcül bir kaza, Gazâ'nın kurduğu duygusal mesafeyi parçalayarak onu kendi hayatta kalışı ve yaptıklarıyla yüzleşmeye zorlar. Romanın gerilimi, bir çocuğun hem mağdur hem de zalim olabildiği bu karanlık çelişkiden doğar. Göçmenlerin “daha” talebi, ilerleme isteğiyle kaçakçıların onları yönetmek için kullandığı buyruğu aynı sözcükte buluşturur. Günday, sığınma arayışını uzaktan izlenen bir siyasal mesele olmaktan çıkarıp şiddet, suç ortaklığı ve vicdan sorunlarıyla iç içe kurar. Daha, insan ticaretinin görünmeyen mekanizmasını bir çocuğun zihninden anlatan; kötülüğün öğrenilmesini ve ondan çıkış arzusunu sert, psikolojik bir roman yapısında inceleyen sarsıcı bir eserdir.
Bookspace topluluğundan 30 gönderi
Born to be wild Raised to be civilized Dead to be free

"İnsanın kullandığı ilk alet, başka bir insandır."

"Zaman daima aleyhimize işliyor ve ters gidebilecek her şey, önce mutlaka ters gitmeyecekmiş gibi yapıp sonra yedi kat ters gidiyordu."

"Sadece sev!” Defalarca tekrarlamıştı... İneği sev, kendini sev, insanları sev, hayatı sev... Sadece sev, öyle mi? Siktir! Sen hiç hayatında bir Gazâ tanıdın mı? Kolaysa gel de sen sev, amına koyayım!.. Sonuçta, belki bir deliydim... Ama insanlara dokunacak kadar değil!

"Cehennemin varlığı cennetinkine kanıt değildi!"

"Beynimin, kullanabildiğim küçük bir bölümü ve korkaklığımdan başka kaybedecek neyim vardı?"

"İstesem, konuşabilir hatta hiç susmayabilirdim ama kendimi anlatmak artık ilginç gelmiyordu. Hem daha kaç kez anlatacaktım ki kendimi? Miting üstüne miting yapan bir politikacı ya da günde bin kez aynı cümlelerle dilenen bir çocuk gibi, daha kaç kez aynı şeyleri söylemek üzere, dudaklarımı aralayacaktım?"

"Uzun uzun tokalaşan insanları hiç anlamıyordum. Hayatları boyunca tutmayı beklemiş gibi bir türlü bırakmazlardı, ele geçirdikleri eli."

"Eğer savaştan sağ çıkılsa bile açlıktan ölünen bir cehennem varsa bu dünyada, elbet bir cennet de vardır. Ama yanılıyorlardı. Hepsi de kandırılmıştı."

"Hiçbir şey, sandığım kadar zor değilmiş! Gitmek de, kaçmak da, yok olmak da, hiçbir şey..."

"Yıllar önce okuduğum işe yaramaz bir kitaptaki tek işe yarar cümle şuydu: İnsanın kullandığı ilk alet, başka bir insandır."

"Kendinden başka, kimse seni kandıramaz. 21. yüzyıl şartlarında, bu da, hiç yoktan iyidir, değil mi?"

"İnsan denen oyuncak, neden kendini bu denli önemsiyor ve önemsenmek için karaya vurmuş balık gibi çırpınıyordu?"

"Dünyanın en çaresiz çocuklarına en büyük hayalleri kurduran, umut denilen o doğal felaketten nefret ediyordum!"

Yıllar önce okuduğum işe yaramaz bir kitaptaki tek işe yarar cümle şuydu: İnsanın kullandığı ilk alet, başka bir insandır

"Yüzlerce kaçış planı yaptım ve hepsini de uyguladım. Her defasında yakalandım ama vazgeçmedim. İnsanın, kendi gardiyanı olduğu bir hapishaneden kaçması çok zordu! Ama elbet başaracaktım."

Peki, kabul ediyorum... Ama sadece, lütfen, dediğin için. Teşekkür ederim... Nasıl hissediyorsun peki şimdi? Her zamanki gibi. Yani? Gat gibi! Efendim? Çiğnenmiş gibi! Çiğneniyor gibi. Her an çiğnenecekmiş gibi hissediyorum kendimi. O zaman, yapman gereken tek bir şey var... Neymiş o? Kendini tükürtmek. Nasıl? Acı ver. Kime? Hangi ağzın içindeysen, ona.

Yıllar önce okuduğum işe yaramaz bir kitaptaki tek işe yarar cümle şuydu: İnsanın kullandığı ilk alet, başka bir insandır...

onlar daha fazla istediğinde daha az veriyordum.

İnsanın, kendi gardiyanı olduğu bir hapishaneden kaçması çok zordu!

insanlar senden o kadar nefret edecekler ki yerleştiğin her yerde emlak fiyatları düşecek!

Onlar sadece gördüklerine inanıyordu. Gördükleri ne kadarsa, hayatları da oydu. Neyse, o …

ama demokrasi ve özgürlük ve dinler ve mezhepler ve bayraklar ve akla gelip gelebilecek bütün simgesel kavramlar gökyüzünde o kadar güzel dalgalanıyordu ki, hipnotize olup peşlerinden koşmamak mümkün değildi.

Meğer önce yarını unutmakgerekiyormuş Her doğanın yeni bir güneş olduğuna inanacak kadar unutmak … Her güneşiilk ve son kez gördüğüne emin olacakkadar unutmak.“Bugünkü biraz daha geniş sanki!” ya da “Dünkü güneş daha ovaldi, değilmi?” diyecek kadar unutmak … Her günü ilkkez yaşıyormuş gibi hissedecek kadar unutmak gerekiyormuş …
“insanlar senden o kadar nefret edecekler ki yerleştiğin her yerde emlak fiyatları düşecek!”
“ama demokrasi ve özgürlük ve dinler ve mezhepler ve bayraklar ve akla gelip gelebilecek bütün simgesel kavramlar gökyüzünde o kadar güzel dalgalanıyordu ki, hipnotize olup peşlerinden koşmamak mümkün değildi.”
“Hiçbir zaman intihar etmeyi düşünmedim. Sadece bi ara… Hissettim.”
“Boşuna aramayın yüreğimi, çünkü onu hayvanlar yedi.”
“dünyanın dibine batmış olsam da yaşamak istiyordum.”
Uygulamada oku
Alıntıla, işaretle, okuduklarını paylaş