İçine atmak, diye bir şey varken, anlatmaya ne gerek vardı?

Hakan Günday'ın Az romanı, aynı adı farklı yazılan Derdâ ile Derda'nın çocuklukta başlayan ve yıllar boyunca ayrı yönlere savrulan hayatlarını yan yana getirir. Şiddet, yoksulluk ve dışlanma iki karakterin çevresini kuşatırken, roman onların yaşadıklarını tek bir mağduriyet çizgisine indirgemez; her biri hayatta kalmak için başka bir dil ve direnme biçimi geliştirir. Paralel kurgu, birbirinden habersiz ilerleyen iki yaşamın ortak yaralarını ve tesadüflerle örülen bağını giderek belirginleştirir.
Karanlık olay örgüsü, dilin dönüştürücü gücüyle dengelenir. Yazı, söz ve adlar iletişimi aşarak karakterlerin kendilerini yeniden kurabildiği alanlar hâline gelir. Günday'ın sert ve doğrudan anlatımı, toplumsal şiddetin kişisel hafızada bıraktığı izleri görünür kılarken merakı karakterlerin nihai karşılaşmasından bu karşılaşmayı mümkün kılan uzun değişim sürecine taşır. Romanın yapısı, benzer acıların aynı insanı üretmediğini; koşullar kadar seçilen kelimelerin ve kurulan bağların da kimliği biçimlendirdiğini gösterir. Bu denge, anlatının sertliğine insani bir karşılık verir. İki ayrı hikâye böylece kırılganlığın içinden doğan dayanıklılık üzerine tek ve yoğun bir anlatıda birleşir.
Bookspace topluluğundan 36 gönderi
İçine atmak, diye bir şey varken, anlatmaya ne gerek vardı?
Manzaradan değildi cam kenarını sevmesi. Yanında bir insan az olması demekti. Öğreniyordu. Ne kadar az, o kadar iyi!

"Kim seçiyor acaba?" dedi içinden "Hangi hayalin gerçek olacağını? O hayali kuran mı, yoksa o hayali kurduran mı?"

Sen de fark ettin mi? Az, dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbir leri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi ... Bu yüzden, belki de, az çoktan fazladır. Belki de az, hayat ve ölüm kadardır! Belki de, seni az tanıyorum, demek, seni kendimden çok biliyorum, demektir. Bilmesem de, öğrenmek için her şeyi yaparım, demektir. Belki de az, her şey demektir. ve belki de benim sana söyleyebileceğim tek şeydir…
Bu hayatta kimseye hiçbir şeyi tam olarak anlatamayacağını anlamıştı. Biri için ölüm kalım meselesi olan, diğerinin gözünde toz kadardı.
İnsanlar, diye düşündü. Ne görüyor ne de duyuyorlar.

Bazı yalnızlıklar kalabalıktan doğar

Bir insanı anlamak, ona benzemeye başlamaktır. O yüzden kimse kimseyi gerçekten anlamaz .

Biri için ölüm kalım meselesi olan,diğerinin gözünde toz kadardı.

her doğum en az iki ölüm eder, biri yaşamak,diğeri yaşatmak isteğine bağlı,iki ölüm. ancak hayata gelenin,hayatta kalması için,o ölümler sayesinde nefes aldığından habersiz olarak yaşaması gerekir. aksi takdirde,söz konusu kişi bir savaştan ibaret olur ve her gün içinden ölü çıkar.

nasıl, gel, demeden gelmediysen git, denmeden gitmeyeceksin

ne doğan güne hükmüm geçer ne halden anlayan bulunur

"İnsan her şeyi unutur da, bir tek o gece saat kaçta uyanıp tavanı seyrettiğini unutmaz."

görünene aldanmak, hayatı dayanılır kılmanın ilk şartıydı...

Belki de hayat, yanlış anlayınca güzeldi.Sadece yanlış anlayınca. Ama her şeyi...

Dünyanın en çabuk geçen, geçer geçmez de en hızlı yakalanılan hastalığına sahipti: Umut..

bazı insanlar böyledir diğerlerine göre çok daha kırılgan olurlar ölümü sırtlarında bir çanta gibi taşıyıp yorulduklarında önce onu açarlar

Ne doğan güne hükmüm geçer, Ne halden anlayan bulunur.

Herkes görünene aldanmaya hazırdı. Çünkü görünene aldanmak, hayatı dayanır kılmanın ilk şartıydı..

İnsan doğar . on-onbeş yıl sonra dünyanın nasıl bir tezgâh olduğunu ve doğumla ölüm arasına nasıl hapsedildiğini fark eder . Bu aslında bir histir, bilgi değil . Ve ilk tepkisini verir . Avazı çıktığı kadarbağırarak . Bu çığlık, bir kalabalığın içinde cüzdanını çaldırdığını fark eden kişinin çaresiz haykırışına benzer .

Travmatik olan hayattı . Hepsi Bütün hayat . Herşeyi özellikle de travmatik gibi durmayan ne varsa . Doğmak gibi Dolayısıyla, doğum sonrası depresyon yeni annelerin yakalandığı psikolojik bir hastalığın değil, hayatın tanımıydı . Hayatta kalma isteğinin . Hayata rağmen .

"Ya hayatlarının anlamını bulamayanlar?" Diye söze girmişti Kızılderili." Onlar ne olacak?" Onlar da göğüslerinde bir et parçasıyla canlı canlı çürüyecekler. Ve buna da, yaşamak demeye devam edecekler!"

Az’ı okumaya başladım. Bu adamın kitaplarını okurken sinir olup, küfür etmek doğallaştı bende.

"...her şey yolundaymış gibi görünüyordu. Ve herkes görünene aldanmaya hazırdı. Çünkü görünene aldanmak, hayatı dayanır kılmanın ilk şartıydı..."
“sana yemin ediyorum. her neredeysen gelip seni bulacağım. eğer öldüysen, peşinden koşacağım. ölümden sonra hayat yoksa da, sana kavuşmak için, onu yaratacağım. çünkü sana âşığım. derda”
“çünkü dünyanın en çabuk geçen, geçer geçmez de en hızlı yakalanılan hastalığına sahipti: umut.”
“follia adındaki sonsuz melodinin eşliğinde birbirlerine son kez bakıp uyudular. ölümüne. seksen yaşındaydı. ikisi de. birlikte olabilmek için kırk yıl, birlikte ölebilmek için de bir kırk yıl daha yaşamışlardı.”
“Çünkü eğer bu dünyada bir yerlerde, insanlar çocukları bombalıyorsa, bunu bilmeye gerek yoktu. O dünya zaten yanmış çocuk eti kokardı. Eğer bir yerlerde, başka çocuklar açlıktan geberip gidiyorsa, bunu da bilmeye gerek…”
“derda, sabahları, mezarlıktaki mermer levhaları okuyarak alıştırmalar yapıyordu. o güne kadar sadece taş ve toprak olarak gördüğü ölülerin adlarını öğrendikçe hayatları hakkında hayaller kurarken buluyordu kendini.…”
Uygulamada oku
Alıntıla, işaretle, okuduklarını paylaş