İçine atmak, diye bir şey varken, anlatmaya ne gerek vardı?

Hakan Günday'ın Az romanı, aynı adı farklı yazılan Derdâ ile Derda'nın çocuklukta başlayan ve yıllar boyunca ayrı yönlere savrulan hayatlarını yan yana getirir. Şiddet, yoksulluk ve dışlanma iki karakterin çevresini kuşatırken, roman onların yaşadıklarını tek bir mağduriyet çizgisine indirgemez; her biri hayatta kalmak için başka bir dil ve direnme biçimi geliştirir. Paralel kurgu, birbirinden habersiz ilerleyen iki yaşamın ortak yaralarını ve tesadüflerle örülen bağını giderek belirginleştirir.
Karanlık olay örgüsü, dilin dönüştürücü gücüyle dengelenir. Yazı, söz ve adlar iletişimi aşarak karakterlerin kendilerini yeniden kurabildiği alanlar hâline gelir. Günday'ın sert ve doğrudan anlatımı, toplumsal şiddetin kişisel hafızada bıraktığı izleri görünür kılarken merakı karakterlerin nihai karşılaşmasından bu karşılaşmayı mümkün kılan uzun değişim sürecine taşır. Romanın yapısı, benzer acıların aynı insanı üretmediğini; koşullar kadar seçilen kelimelerin ve kurulan bağların da kimliği biçimlendirdiğini gösterir. Bu denge, anlatının sertliğine insani bir karşılık verir. İki ayrı hikâye böylece kırılganlığın içinden doğan dayanıklılık üzerine tek ve yoğun bir anlatıda birleşir.
Bookspace topluluğundan 30 gönderi
İçine atmak, diye bir şey varken, anlatmaya ne gerek vardı?
Manzaradan değildi cam kenarını sevmesi. Yanında bir insan az olması demekti. Öğreniyordu. Ne kadar az, o kadar iyi!

"Kim seçiyor acaba?" dedi içinden "Hangi hayalin gerçek olacağını? O hayali kuran mı, yoksa o hayali kurduran mı?"
Bu hayatta kimseye hiçbir şeyi tam olarak anlatamayacağını anlamıştı. Biri için ölüm kalım meselesi olan, diğerinin gözünde toz kadardı.

Sen de fark ettin mi? Az, dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbir leri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi ... Bu yüzden, belki de, az çoktan fazladır. Belki de az, hayat ve ölüm kadardır! Belki de, seni az tanıyorum, demek, seni kendimden çok biliyorum, demektir. Bilmesem de, öğrenmek için her şeyi yaparım, demektir. Belki de az, her şey demektir. ve belki de benim sana söyleyebileceğim tek şeydir…
İnsanlar, diye düşündü. Ne görüyor ne de duyuyorlar.

Bir insanı anlamak, ona benzemeye başlamaktır. O yüzden kimse kimseyi gerçekten anlamaz .

Biri için ölüm kalım meselesi olan,diğerinin gözünde toz kadardı.

Dünyanın en çabuk geçen, geçer geçmez de en hızlı yakalanılan hastalığına sahipti: Umut..

Belki de hayat, yanlış anlayınca güzeldi.Sadece yanlış anlayınca. Ama her şeyi...

"Ya hayatlarının anlamını bulamayanlar?" Diye söze girmişti Kızılderili." Onlar ne olacak?" Onlar da göğüslerinde bir et parçasıyla canlı canlı çürüyecekler. Ve buna da, yaşamak demeye devam edecekler!"

İnsan doğar . on-onbeş yıl sonra dünyanın nasıl bir tezgâh olduğunu ve doğumla ölüm arasına nasıl hapsedildiğini fark eder . Bu aslında bir histir, bilgi değil . Ve ilk tepkisini verir . Avazı çıktığı kadarbağırarak . Bu çığlık, bir kalabalığın içinde cüzdanını çaldırdığını fark eden kişinin çaresiz haykırışına benzer .

"...her şey yolundaymış gibi görünüyordu. Ve herkes görünene aldanmaya hazırdı. Çünkü görünene aldanmak, hayatı dayanır kılmanın ilk şartıydı..."

“Ruhumdaki düğümler fazlasıyla sıkı. Kimsenin onları çözecek kadar ince tırnakları yok. Bense çoktan vazgeçtim tırnaklarımı uzatmaktan.”

Az’ı okumaya başladım. Bu adamın kitaplarını okurken sinir olup, küfür etmek doğallaştı bende.

Travmatik olan hayattı . Hepsi Bütün hayat . Herşeyi özellikle de travmatik gibi durmayan ne varsa . Doğmak gibi Dolayısıyla, doğum sonrası depresyon yeni annelerin yakalandığı psikolojik bir hastalığın değil, hayatın tanımıydı . Hayatta kalma isteğinin . Hayata rağmen .

Herkes görünene aldanmaya hazırdı. Çünkü görünene aldanmak, hayatı dayanır kılmanın ilk şartıydı..

Sen de fark ettin mi? Az dediğin küçük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece 2 harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış on binlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri Başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi. Bu yüzden, belki de, az çoktan fazladır. Belki de az, hayat ve ölüm kadardır! Belki de, seni az tanıyorum demek, seni kendimden çok biliyorum demektir.

Ya hayatlarının anlamını bulamayanlar? Onlar ne olacak? -Onlarda göğüslerinde bir et parçası ile canlı canlı çürüyecekler ve buna da yaşamak diyecekler...

çünkü dünyanın en çabuk geçen, geçer geçmez de en hızlı yakalanılan hastalığına sahipti: umut.

sonra başka bir şey düşündü: kim seçiyor acaba, dedi içinden. hangi hayalin gerçek olacağını? o hayali kuran mı, yoksa o hayali kurduran mı?

Nereden bile bilirdi insanoğlu? Varlığının sonuçlarını .Hepsinin de yanıtı aynıydı: Hiç bir yerden... Belkide bu sayede hayat devam ediyordu . Kimse, neye neden olduğunu önceden bilemediği için... Çünkü her davranışının zaman içindeki bütün sonuçlarına önceden tanıklık eden kişinin ilk tepkisi, büyük ihtimalle, durmak olurdu . Durmak ve durdurmak .Dehşet içinde . Hareket etme korkusundan kalbi durana kadar . Çünkü her hareketin nihai sonucu acıydı ve belki de, insanoğlu bunu bilse, hiç doğmazdı . Belki de daha kötüsü,bütün bunları bilse de doğmaya devam ederdi . Ne de olsa, insandı ve doğası gereği arsızdı . Doğmak için her şeyi yapardı

Seni az seviyorum dedi Derdâ. Ben daha az, dedi.... Bir daha da konuşmadılar… �

Kimse, bir iz bırakmadan kaybolmaya cesaret edemiyordu . Dünyadan gelip geçtiklerine birilerinin tanıklık etmesi şarttı . Varlıklarını süslemek için herkesin, içine gömüldüğü bir piramidi vardı . Öyle ya da böyle,herkesin bir ölümsüzlük planı vardı çocuk yaparak , yazarak,çizerek,inşaa ederek, olanaksılığını bilmesine rağmen ölümü kabullenemedikleri için
“sonra başka bir şey düşündü: kim seçiyor acaba, dedi içinden. hangi hayalin gerçek olacağını? o hayali kuran mı, yoksa o hayali kurduran mı?”
“sana yemin ediyorum. her neredeysen gelip seni bulacağım. eğer öldüysen, peşinden koşacağım. ölümden sonra hayat yoksa da, sana kavuşmak için, onu yaratacağım. çünkü sana âşığım. derda”
“çünkü dünyanın en çabuk geçen, geçer geçmez de en hızlı yakalanılan hastalığına sahipti: umut.”
“follia adındaki sonsuz melodinin eşliğinde birbirlerine son kez bakıp uyudular. ölümüne. seksen yaşındaydı. ikisi de. birlikte olabilmek için kırk yıl, birlikte ölebilmek için de bir kırk yıl daha yaşamışlardı.”
“Çünkü eğer bu dünyada bir yerlerde, insanlar çocukları bombalıyorsa, bunu bilmeye gerek yoktu. O dünya zaten yanmış çocuk eti kokardı. Eğer bir yerlerde, başka çocuklar açlıktan geberip gidiyorsa, bunu da bilmeye gerek…”
“derda, sabahları, mezarlıktaki mermer levhaları okuyarak alıştırmalar yapıyordu. o güne kadar sadece taş ve toprak olarak gördüğü ölülerin adlarını öğrendikçe hayatları hakkında hayaller kurarken buluyordu kendini.…”
Uygulamada oku
Alıntıla, işaretle, okuduklarını paylaş