Emrah Serbes, Erken Kaybedenler’de çocuklukla yetişkinlik arasındaki kırılgan eşiğe erkek çocukların gözünden bakar. Öyküler taşranın seyrekliği ile mahallenin kalabalığı arasında, çalışan babaların, ev içindeki annelerin, işçilerin, teyzelerin ve abilerin çevrelediği bir dünyada geçer. Bu çevrede büyüyen çocuklar enerjik ve gururlu oldukları kadar kolay incinen, çabuk öfkelenen ve ne hissettiklerini söylemekte zorlanan kişilerdir.
İlk arzular, kıskançlıklar ve küçük düşme korkusu, gündelik olayları çocukların zihninde büyük sarsıntılara dönüştürür. Yetişkinlerin sıradan saydığı bir bakış ya da temas, ergen anlatıcı için yıllarca unutulmayacak bir an olabilir. Sert görünme çabasıyla ağlamaya yakınlık yan yana durur; komik durumların altından çoğu zaman keder çıkar. Serbes, kahramanlarını dışarıdan yargılamak yerine onların abartılı, saf ve alengirli iç seslerine alan açar.
Öykülerin ortak duygusu, kalabalık içinde kendi başına kalmış olmanın ağırlığıdır. Çocuklar dünyayı tam olarak anlayamaz; buna rağmen aile düzeninin, yoksulluğun ve muhafazakâr çevrenin üzerlerindeki etkisini sezerek kendilerine bir çıkış ararlar. Mizah, bu sıkışmışlığı hafifletirken acıyı gizlemez. Kitaptaki anlatılar, erken büyümek zorunda kalan bir kuşağın yenilgilerini büyük kahramanlıklara çevirmeden dokunaklı ve canlı insan hikâyelerinde buluşturur.