
"Görülecek, işitilecek, tadılacak, okunacak, yazılacak, yapılacak o kadar çok şey birikiyor ki, bundan sonra bütün bunlara yetisemeyeceğimden korkuyorum. Kendime çok borçlandım."

Bacağındaki hastalık nedeniyle yıllardır doktorlar, muayeneler ve hastane koridorları arasında yaşayan adsız bir genç, bedeninin taşıdığı acıyla birlikte büyümeye çalışır. Peyami Safa, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanında hastalığı tıbbi boyutunu aşan, kahramanın benlik duygusunu ve insanlarla ilişkisini biçimlendiren sürekli bir baskı olarak işler. Doktorların dinlenme ve tedavi önerileri, belirsiz geleceği ortadan kaldırmaz. Genç adamın yoksul evi ile akrabası Paşa'nın Erenköy'deki köşkü arasındaki geçişler, sağlık, sınıf ve güven duygusu bakımından iki ayrı dünya kurar. Umut, kıskançlık ve korku aynı iç konuşmada birbirine karışır.
Romanın gücü, dış olaylardan çok hastanın zihninde büyüyen gerilime dayanır. Bedensel ağrı, başkalarının acıma ya da kayıtsızlık içeren bakışlarıyla birleştiğinde yalnızlık daha da derinleşir. Safa, genç kahramanın hastane deneyimini ayrıntılı ruh çözümlemeleriyle aktarır; tedavi ihtimali ile kayıp korkusu arasında gidip gelen bilinç anlatının ritmini belirler. Otobiyografik izler taşıyan bu yapı, hastalığın insanın zaman algısını, sevgisini ve geleceğe ilişkin beklentilerini nasıl değiştirdiğini gösterir. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, bir gencin fiziksel iyileşme arayışını duygusal olgunlaşma ve varoluş kaygısıyla buluşturan yoğun bir psikolojik romandır.
Bookspace topluluğundan 18 gönderi

"Görülecek, işitilecek, tadılacak, okunacak, yazılacak, yapılacak o kadar çok şey birikiyor ki, bundan sonra bütün bunlara yetisemeyeceğimden korkuyorum. Kendime çok borçlandım."

"Nüzhet Bana Yalan Söyledi *Dünyanın hiçbir Nüzhet'i yalan söylememelidir. Öyle bir yaşta idim ve öyle bir mizaçta idim ve çocukluğumda o kadar az oyun oynamıştım ve aldatmasını o kadar az öğrenmiştim ki, yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşırıyordum. Yalana her şey isyan etmelidir. Eşya bile: Damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır..."

Hakikati seviniz, o da sizi sever; hakikati arayınız, o da sizi arar ve üstüne yalan Çin setleri gibi kalın duvarlar örsün, altında kalan hakikat bir ince iniltiyle, bir hafif rüzgâr dalgasıyla, herhangi bir küçük işaretle mevcudiyetini bildirir: “Buradayım!” der

“Acı, insanın içine yerleşti mi; orası artık hep onun evidir.”

İnsan kalbini susturmayı, kendi sesini unutarak öğrenir.

Çocukluğumda o kadar az oyun oynatmıştım ve aldatmasını o kadar az öğrenmiştim ki, yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bi yalan söylendiği zaman innsanların değil, eşyaların bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum.

“Hakikati seviniz, o da sizi sever; hakikati arayınız, o da sizi arar ve üstüne yalan Çin setleri gibi kalın duvarlar örsün, altında kalan hakikat bir ince iniltiyle, bir hafif rüzgâr dalgasıyla, herhangi bir küçük işaretle mevcudiyetini bildirir: ‘Buradayım!’ der.”

Her yeni yıl, bir öncekinden daha fazla ümit, daha fazla cesaret ve daha fazla sevgi demektir

"Nüzhet bana yalan söyledi"

"Felâketimizi başka biriyle taksim etmek saadettir, fakat annelerle değil, annelerle değil. Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur: Çocuklarının felâketini iki kat şiddetle hisseden anneler, bu ıstıraplarım çocuklarına fazlasıyla iade ederler; böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan anaya her intikal edişinde büyüdükçe büyür."

Istıraptan korkmamanın tek ilacı ıstıraptır. Bu ateşi o ateş söndürür.

"Felaketimizi başka biriyle taksim etmek saadettir; fakat annelerle değil, annelerle taksim edilen felaketler bölünmez, çoğalır."

Balkondan çıkıp gitti. Ayak seslerinin uzaklaşmasını dinliyordum. Son. Bir Şimendifer düdüğü. Keskin, acı ötüyor. Hayatımda büyük bir devrin kapandığı, korkunç yarına ilk adımı attığım an. Felaketlerimin başladığı saniyeyi tanıyorum. Hiç aldanmam.

“Acı çeken bir kalp kadar hayata bağlayan bir şey yoktur.”

Felaketimizi başka biriyle taksim etmek saadettir, fakat annelerle değil. Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur.

. "..sezeriz, fakat hiçbir şey idrâk etmeyiz; ruhumuzun içinde ikinci bir ruh her şeyi anlar fakat bize anlatmaz.."

Beş dakika sonra hastaneden çıkıyorum. Son not. bu odada başkaları inleyecekler. onları şimdiden gayet iyi tanıyorum. Üstümden çıkarıp yatağa attığım ropdöşambır içinde, ebediyen aynı insan olacak: hasta.

Aşk'ın, yalnızlığın, merhametin, sevginin, umudun ve umutsuzluğun romanı bu sade bir roman değil. Tanpınar'ında dediği gibi '' acının ve ıstırabın yegâne kitabı''. Bunca zaman neden okumamışım dediğim kitaplardan birisidir. Akıcı, aşk, hüzün ve acı dolu bir kitap. Mutlaka okunmalı hem de birden fazla..
“Felaketimizi başka biriyle taksim etmek saadettir; fakat annelerle değil, annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur.”
“dokuzuncu hariciye koğuşu”
“Hakikati seviniz, o da sizi sever; hakikati arayınız, o da sizi arar ve üstüne yalan Çin setleri gibi kalın duvarlar örsün, altında kalan hakikat bir ince iniltiyle, bir hafif rüzgâr dalgasıyla, herhangi bir küçük…”
“Mechul umitlere inanmadigim an, beni kurtaracak seyin ne oldugunu bilmek istiyorum. yalanci gelecegin supheli vaatlerine degil, senedine ve teminatina ihtiyacim var. halbuki o vaat bile etmiyor ve kendisine beni nasil…”
Uygulamada oku
Alıntıla, işaretle, okuduklarını paylaş