Anlatıcının Alaaddin adlı kayıp bir figürün peşine düştüğü Bin Hüzünlü Haz, arayış öyküsünü anlatmanın imkânları üzerine kurulan bir romana dönüştürür. Alaaddin bazen erişilmesi gereken bir kişi, bazen yokluğuyla metni harekete geçiren bir boşluk gibi belirir. Bu belirsizlik, olayların düz bir çizgide ilerlemesini engeller; anlatıcı da aradığı kişi kadar kendi sözlerinin ve hatırladıklarının izini sürer.
Hasan Ali Toptaş, Şehrazat ile Don Kişot gibi edebiyatın tanınmış figürlerini aynı çağrışım alanına taşıyarak farklı anlatı gelenekleri arasında dolaşır. Gerçek ile düş, görünen ile iç dünya ve varlık ile yokluk sürekli birbirine karışır. Kaybolan kelimeler, sessizlikler ve bilinçli boşluklar yalnız süs değil, hikâyenin nasıl kurulup dağıldığını gösteren biçim öğeleridir. Bu nedenle romanın gerilimi, Alaaddin'e ulaşmaktan çok anlatının onu her adımda yeniden üretmesinden doğar.
Kesin bir olay örgüsü bekleyen okurdan dikkat ve sabır isteyen metin, karşılığında Türkçenin ritmini, üstkurmacayı ve metinlerarası göndermeleri bir araya getiren yoğun bir okuma deneyimi sunar. Roman, bir hikâyeyi anlatmanın onu yaşatmak mı yoksa sınırlamak mı olduğu sorusunu açık bırakarak biter.