
Sanki kalbimin zarı soyulmuş, yanımda ve ağırlığıyla aşağı doğru sarkmadaydı.

Şule Gürbüz'ün Öyle miymiş? kitabı, dört ayrı anlatıda insanın kendisiyle, geçmişle ve ölüm düşüncesiyle kurduğu huzursuz ilişkiyi yoğun bir dil içinde araştırır. Metinler klasik olay örgüsüne yaslanmak yerine konuşan seslerin kıvrımları, hatırlamanın sapmaları ve gündelik ayrıntılardan açılan düşünce yollarıyla ilerler. Anlatı, öykü, roman ya da deneme sınırlarından tek birine yerleşmez; biçimler arasındaki geçiş kitabın temel hareketlerinden biridir.
Gürbüz'ün uzun, ritimli cümleleri ironi ile varoluşsal sıkıntıyı birlikte taşır. Karakterler kendi hayatlarını açıklamaya çalışırken dil, onları güvenli bir sonuca götürmek yerine çelişkilerini daha görünür kılar. Kitabın dört parçalı yapısı ortak bir hikâyeyi tamamlamaktan çok, benzer soruların farklı bilinçlerde nasıl yankılandığını gösterir. Bu nedenle metnin gücü olayların çözülmesinden değil, düşüncenin kendini kurarken açığa çıkardığı tereddüt ve dirençten doğar.
Her bölümün ayrı sesi, kitabın ortak meselelerini tek bir anlatıcıya teslim etmez. Geçmişle hesaplaşma kimi yerde kişisel hafıza, kimi yerde kültürel tortu ve dil alışkanlığı olarak belirir. Cümlelerin dolambaçlı hareketi, karakterlerin kaçınma ve yüzleşme biçimlerini içeriğin parçası kadar anlatının yapısal malzemesi hâline getirir. Zaman algısının sık sık kırılması, geçmişi sabit bir arşiv olmaktan çıkarır; hatırlanan her ayrıntı, anlatıcının bugünkü korkuları ve savunmalarıyla yeniden biçimlenir. Bu hareket kitabın parçaları arasında sessiz bir bağ kurar.
Bookspace topluluğundan 10 gönderi

Sanki kalbimin zarı soyulmuş, yanımda ve ağırlığıyla aşağı doğru sarkmadaydı.

çocukken insan ne kadar üzüleceğini bilmiyor.

Acaba yerim burası mıydı? Ömrümce hiç yerimde durmuş muydum?

Şunu derim ki, dünyada yaşayan tek bir kişi bile kaldıysa ölüm kurtuluş değil dedikodudur nihayette.

Ben öyle duyuyordum ki varlığım yokluğumun ispatına yarayacaktı da, beni inceleyip "var gibi ama yok" denecekti

Ama çocukken şimdi bana tuhaf gelen bir dostluğu vardı, diyebilirim ki her şeyin. Her şeyle birden nasıl böyle bozuşuldu, ne tuhaf.

Sıkıntılıydın belki ama elin hiç silaha uzanmadı, boynun bir ipe ulaşmadı, çıplak, avizesiz oda lambaları boşa bekledi bir haysiyetli yürek, bazen hani durup dururken bir avize sallanır ya, "Hadi" der gibi, o sallanırken sen böyle sabit ve hatta onun salınışından bile korkulu, o avize sana nasıl baktı "Tepeden bakma" tabiri bunun üstüne çıktı, bir avizeden yayıldı da gene bir insan kapıp kendine söylenmişi kendi söylemiş yaptı.

şimdi soluk sarı bir akşamüstü, ağustosun desem son günü hani eli yumruk yapıp da temmuz ve dönüp aynı yere ağustos dendiğinde ikisi de otuz bir gelen ayların daha sarı, daha sıcak, daha solgun olanı, işte o sivri ve tekrarlanan yer ağustos olanı, bir büyük öğüt tavanda dönüyor,

Büyüdüğümü fark ediyordum ama büyümüş halimi ne yapacağımı bilmiyordum.

şule gürbüz’ün mekanik saat ustası olarak çalışması. gözlerin az bakıp çok şey görmesi haliyle..
“Her şeyin bir sebebi varmış ama Hızır ile gezmiyorsun ki nereden bileceksin?”
“Dallarda saklı sesler, meşe yapraklarının büklümleri, bir yaprağın rüzgârda peşe takılıp takır takır gelmesi anlatacağı olma-sından mı?”
Uygulamada oku
Alıntıla, işaretle, okuduklarını paylaş