
Ölümünün on altıncı gününde anılarını yazmaya başlayan anlatıcı, Hüsnü Arkan’ın Ölü Kelebeklerin Dansı romanında öldüğünü bilmesine rağmen düşünmeye, konuşmaya ve sokaklarda dolaşmaya devam eder. Ölüler arasında karşılaştığı kişiler geçmişte gezinmenin yararsız olduğunu söylese de o, yaşadıklarını kayda geçirmekte ısrar eder. Gündelik alışkanlıklarını sürdürebilmesi, ölümle ilgili en kesin bilgisini bile kuşkulu hâle getirir. Asıl sorun, bir cinayete kurban gitmiş olmasıdır. “Ölüm şoku” yüzünden nasıl öldürüldüğünü ve katilinin yüzünü hatırlayamaz. Bu unutma, sıradan bir ölü için önemsiz görülebilir; fakat kendi ölümünün gerçeğini arayan anlatıcıyı çevresindeki herkesten şüphelenen huzursuz bir dedektife dönüştürür. Ölü Kelebeklerin Dansı, cinayet bilmecesini düşsel bir ölüm sonrası evrende varoluş sorgusuyla birleştirir. Anlatıcı, hatırlamak için zihninin duvarlarına çarparken yaşadığını sandığı hayatın da bir düş olup olmadığını düşünür. Tanrı’yı ölümden sonra da bulamaması, kesin cevap beklentisini boşa çıkarır. Arkan, anti kahramanın alaycı ve şaşkın sesiyle ölüm korkusunu kara mizaha dönüştürür. Katilin kimliğini araştırma çabası, yaşamın ne zaman sona erdiği ve insanı kendisi yapan anıların bedenden sonra sürüp sürmediği sorularını aynı serüven içinde hareket ettirir.
Bu kitap hakkında henüz gönderi yok. Uygulamada ilk paylaşan sen ol!
Uygulamada oku
Alıntıla, işaretle, okuduklarını paylaş