
okumayan son kişi olarak tüm gün eve kapanıp ilerlemeyi düşünüyorum

JACK LONDON (1876-1916), American novelist, was born in San Francisco. He is the son of an itinerant astrologer and a spiritualist mother. He grew up in poverty, scratching a living in various legal and illegal ways –robbing the oyster beds, working in a canning factory and a jute mill, serving aged 17 as a common sailor, and taking part in the Klondike gold rush of 1897. This various experience provided the material for his works, and made him a socialist. “The son of the Wolf” (1900), the first of his collections of tales, is based upon life in the Far North, as is the book that brought him recognition, “The Call of the Wild” (1903), which tells the story of the dog Buck, who, after his master´s death, is lured back to the primitive world to lead a wolf pack. Many other tales of struggle, travel, and adventure followed, including “The Sea-Wolf” (1904), “White Fang” (1906), “South Sea Tales” (1911), and “Jerry of the South Seas” (1917). One of London´s most interesting novels is the semi-autobiographical “Martin Eden” (1909). He also wrote socialist treatises, autobiographical essays, and a good deal of journalism.
Bookspace topluluğundan 3 gönderi

okumayan son kişi olarak tüm gün eve kapanıp ilerlemeyi düşünüyorum

Kitaplarla, resimlerle, güzel şeylerle dolu olan, insanların alçak sesle konuştukları, kendilerinin ve düşüncelerinin temiz olduğu bir havayı solumak istiyorum.

O ana dek hiçbir ilahi kelam,hiçbir tanrısal alamet,hiçbir semavi işaret ulaşmamıştı kendisine.İlahi olan hiçbir şeye inanmamıştı.Hep dinsiz olmuş,rahiplerle ve ruhlarının ölümsüzlüğüyle tatlı tatlı dalgasını geçmişti Bu hayatın ötesinde bir hayat yoktu ona göre;hayat o anda ve oradaydı,sonrasıysa sonsuz kör edici karanlıktı.Oysa kızın gözlerinde gördüğü şey ruhtu... hiçbir zaman ölmeyecek olan ebedi ruh.Tanıdığı hiçbir adam ve hiçbir kadın onda ölümsüzlük fikri uyandırmamıştı.Ama kız öyleydi.Daha kendisine ilk baktığı anda fısıldamıştı bunu.Yürürken kızın yüzü gözlerinin önünde pırıl pırıl parlıyordu;solgun ve ciddi,hoş ve duyarlı,ancak bir ruhun yapabileceği gibi merhamet ve şefkatle gülümseyen ve gencin asla hayal edemeyeceği kadar saf ve masum.