
Nedir; dedim bu yaşamak? Bir düş dedi; bir kaç görüntü.

Ömer Hayyam'ın Dörtlükler: Rubailer kitabı, Sabahattin Eyüboğlu'nun Türkçeleştirdiği rubailer aracılığıyla zaman, ölüm, aşk, şarap ve bilginin sınırları üzerine yoğunlaşır. Dört dizelik kısa biçim, kesin bir öğreti kurmak yerine birbiriyle çekişen seslere alan açar: dünya zevkine yöneliş, fanilik bilinci, dogmaya kuşku ve yaşanan ana bağlılık aynı seçkide yan yana gelir. Eyüboğlu'nun çeviri ve düzenleme tercihi, tarih boyunca farklı şairlere de mal edilmiş geniş Hayyam külliyatını Türkçede okunur bir şiir kitabı hâline getirir.
Rubailerin etkisi, büyük felsefi soruları gündelik nesneler ve keskin karşıtlıklarla sıkıştırabilmesinden doğar. Kadeh, toprak, gökyüzü ve sevgili imgeleri her dörtlükte aynı anlama sabitlenmez; kimi zaman sevinci, kimi zaman geçiciliği ya da otoriteye itirazı taşır. Bu değişkenlik, kitabı tek bir inanç bildirisi gibi okumayı güçleştirir ve şiirsel düşüncenin çoğulluğunu öne çıkarır. Dörtlükler, kısa biçimin yoğunluğunda yaşamın belirsizliğini çözmekten çok onunla yüzleşen bir sesler bütünü kurar. Çevirmenin önsözü, Türkçedeki Hayyam imgesinin bir aktarım ve seçme problemi olduğunu da hatırlatır. Bu editoryal bilinç, her dörtlüğü tartışmasız biyografik itiraf saymayı önler.
Bookspace topluluğundan 13 gönderi

Nedir; dedim bu yaşamak? Bir düş dedi; bir kaç görüntü.

Sevgiyle yoğrulmamışsa yüreğin Tekkede, manastırda eremezsin.
"Cennette huriler varmış, kara gözlü; İçkinin de ordaymış en güzeli. Desene biz çoktan cennetlik olmuşuz: Bak, bir yanda şarap, bir yanda sevgili"

42. İnciyi isteyen dalgıç olacak; Varı yoğu dosta verip dalacak. Canı avucunda, nefesi göğsünde: Ayağı baş olacak, başı ayak

125. Yoksul, dertli gönlüm arar sevgilisini; Aklı gelmez başına, yer kendi kendini. Bana sevgi şarabını sundukları gün Kana boyamışlar varlık kadehimi.

124. Kambur Felek, sen ne konaklar yıka geldin; Kin beslersin bize, zulüm eski adetin. Şu kara toprağın göğsünü bir yarsalar, Ne inciler yatar içinde bilir misin?

8. Her sabah yeni bir gün doğarken, Bir gün de eksilir ömürden; Her şafak bir hırsız gibidir Elinde bir fenerle gelen.

İçin temiz olmadıktan sonra Hacı hoca olmuşsun, kaç para! Hırka, tespih, post, seccade güzel: Ama Tanrı kanar mı bunlara?

Ben ne camiye yararım, ne havraya! Bir başka hamur benimki, başka maya. Yoksul gâvur, çirkin orospu gibiyim Ne din umurumda, ne cennet, ne dünya!

Ne yazık, pişmiş ekmek çiğlerin elinde; Ne yazık, çeşmeler cimrilerin elinde. O canım Türk güzeli kömür gözleriyle, Çaylakların, uğruların, eğrilerin elinde.

Varlığımın kökleri yeşerip dal budak da verse, Eğreridir bu ömür diye giydiğin elbise. Mıhları gevşek bir gölgeliktir beden çadırı, Pek güvenme sakın ne kadar sağlam da görünse.

Ey zaman, bilmez misin ettiğin kötülükleri? Sana düşer azapların, tövbelerin beteri. Alçakları besler, yoksulları ezer durursun: Ya bunak bir ihtiyarsın, ya da eşeğin biri.

Dert çekme boşuna hep gülde yaşa Zulüm yolunda hakkı bulda yaşa sonu yokluk madem bu dünyamızın yok bil kendini özgür olda yaşa
“Beni özene bezene yaratan kim? Sen! Ne yapacağımı da yazmışın önceden. Demek günah işleten de sensin bana: Öyleyse nedir o cennet cehennem?”
“Ben ne camiye yararım, ne havraya! Bir başka hamur benimki, başka maya. Yoksul gâvur, çirkin orospu gibiyim: Ne din umurumda, ne cennet, ne dünya!”
“Nerde yüreği tertemiz uyanık insan? Nerde güzel düşünceler ardında koşan? Herkes kendi kafasının kulu kölesi: Hani Tanrı'nın kulu, nerde o kahraman?”
“Ovada her kızıl lâlenin teni Bir padişahın kanıyla beslendi. Yerden biten şu mor menekşe yok mu? Bir güzelin yanağındaki bendi.”
“Nedir; dedim bu yaşamak? Bir düş, dedi; birkaç görüntü.”
“Cennet de cehennem de senin içinde…”
Uygulamada oku
Alıntıla, işaretle, okuduklarını paylaş