Arthur Schopenhauer, İsteme ve Tasavvur Olarak Dünya'da deneyimlediğimiz dünyanın özne için bir tasavvur olduğunu ileri sürerek bilgi, beden, doğa ve sanat arasında kapsamlı bir bağ kurar. Nesneler bize uzay, zaman ve nedensellik biçimleri içinde görünür; fakat bu görünüş alanı gerçekliğin tamamını açıklamaz. Schopenhauer insanın kendi bedenini hem dışarıdan bir nesne hem içeriden doğrudan bir çabalama olarak yaşamasını çıkış noktası yapar ve bu kör, doyumsuz istemeyi doğanın farklı düzeylerinde işleyen temel güç olarak yorumlar. Bu yaklaşım, insanı doğadan ayrıcalıklı biçimde ayırmak yerine aynı isteme hareketinin bilinç kazanmış bir görünümü olarak ele alır.
Eserin etik ve estetik sonuçları bu ikili yapıdan doğar. İstemenin sürekli yeni ihtiyaçlar üretmesi hayatı eksiklik ve çatışmayla kuşatırken sanat, özellikle müzik, kişiye kısa süreli de olsa çıkar gözetmeyen bir seyir imkânı verir. Başka canlıların acısını kendi varlığıyla bağlantılı gören merhamet ise ahlaki düşüncenin merkezine yerleşir. Schopenhauer'ın bilgi teorisi, metafiziği ve etiği aynı mimari içinde birbirine bağlaması, kitabı tek bir sorun üzerine yazılmış incelemeden ayırır. Kitabın önemi, metafizik bir sistemi yalnız soyut kavramlarla değil, gündelik arzu, bedensel deneyim ve acının ortaklığı üzerinden kurmasında belirginleşir.