Aldous Huxley, Algı Kapıları Cennet ve Cehennem’de insan algısının alışılmış sınırlarının ötesine uzanan deneyimleri inceler. Çalışmanın merkezinde, görsel algıyı güçlü biçimde değiştiren meskalini bizzat kullanırken yaptığı gözlemler bulunur. Huxley yaşadıklarını yalnızca kişisel bir hatıra olarak aktarmakla kalmaz; deneyimin gerçeklik, bilinç ve insanın dünyayı görme biçimi hakkında ne söylediğini anlamaya çalışır. Gündelik bilincin çoğu zaman fark etmediği bir “öteki taraf”, bu araştırmanın temel sorusuna dönüşür.
Değişmiş algı hâli tek bir maddeye indirgenmez. Resim, müzik, bir kır manzarası ya da karanlıkta hareket eden ışıklar da kişinin alışılmış benlik duygusunun dışına çıkmasına aracılık edebilir. Huxley, tarih boyunca bu geçiş için kullanılan farklı yöntemleri düşünürken algının nesneleri nasıl dönüştürdüğünü yakından izler. Renk, biçim ve ışık sıradan işlevlerinden ayrıldığında, görülen dünya yeni bir yoğunluk kazanır; yazar bu yoğunluğu mümkün olduğunca dikkatli bir gözlem diliyle çözümlemeye yönelir.
Bu inceleme bilinci kapalı ve değişmez bir alan saymak yerine, farklı koşullarda başka yüzlerini gösterebilen bir deneyim alanı olarak ele alır. Aldous Huxley’nin Algı Kapıları Cennet ve Cehennem’deki yaklaşımı, kendinden geçme arzusunu ve bu arzunun sanatla, doğayla, ışıkla ya da başka araçlarla kurduğu ilişkiyi sorgular. Okura kesin bir reçete vermekten çok, gerçek sandığımız görüntünün hangi süzgeçlerden geçtiğini ve algının değiştiği anda dünya ile benlik arasındaki ilişkinin nasıl yeniden kurulabileceğini düşündürür.