
Hafıza diye yazmıştı bir köşe yazısında Celâl, bir bahçedir. "Rüya'nın bahçeleri, Rüya'nın bahçeleri..." diye düşünmüştü o zamanlar Galip, "düşünme, düşünme, kıskanırsın!" Ama Galip karısının alnına bakarak düşündü.

Kara Kitap, Orhan Pamuk'un İstanbul, kimlik, hafıza ve anlatı oyunları etrafında kurduğu en katmanlı romanlarından biridir. Galip'in kaybolan eşi Rüya'yı ve köşe yazarı Celal'i arayışı, kısa sürede bir iz sürme hikayesinden benlik arayışına dönüşür.
Pamuk, Kara Kitap'ta şehrin sokaklarını, eski hikayeleri, gazete yazılarını ve tasavvufi çağrışımları iç içe geçirir. Roman, kimin kimi anlattığı, kimin kim olduğu ve bir insanın başka birine dönüşme isteği üzerine sürekli yeni sorular açar. İstanbul'un karanlık ve büyülü yüzünü edebi bir labirent gibi okumak isteyenler için Orhan Pamuk külliyatının kilit eserlerindendir.
Bookspace topluluğundan 12 gönderi

Hafıza diye yazmıştı bir köşe yazısında Celâl, bir bahçedir. "Rüya'nın bahçeleri, Rüya'nın bahçeleri..." diye düşünmüştü o zamanlar Galip, "düşünme, düşünme, kıskanırsın!" Ama Galip karısının alnına bakarak düşündü.

"Yalnızca kendileri olabildikleri için ıssız çöllerdeki taşları, insan ayağı değmemiş dağların arasındaki kayalıkları, hiç kimsenin görmediği vadilerdeki ağaçları kıskanıyorum"

"Kendiniz olmakta güçlük çekiyor musunuz?"

“Hafızanın bahçesi çoraklaşmaya başlayınca," demişti o son akşamların birinde Celâl, “İnsan elde kalan son ağaçların ve güllerin üzerine şefkatle titrer. Kuruyup gitmesinler diye, sabahtan akşama kadar onları sulayıp okşuyorum: Hatırlıyorum, hatırlıyorum ki unutmayayım!”

Severdim seni her zaman yürüdüğümüz sokaklarda, bir an, sanki güneş o sabah batıdan doğmuş gibi yepyeni bir ışık ve yepyeni bir köşeyle karşılaştığımızda, sokakları değil, seni severdim...

"Saklan ki bir sırrın olduğuna hükmetsinler."

yalnızca kendi olabildikleri için çöllerdeki taşları kıskanıyorum

...insanın artık hiçbir zaman hikâyenin aslı hangisidir, hayatın aslı hangisidir anlayamayacağını anlattım.

rotüşlenmiş fotoğraflar insan ruhunu törpülüyor

sokaklar boyu bir rüyada gezinirmiş cesine gezinip durdu

şehir hep birlikte gürültülü bir şekilde yenen aile yemeği gibi ona tanıdık geliyordu

Bir zamanlar, Boğazʼın ipek sularını gümüş gibi ışıldatan mehtabı seyrettiğimiz balkonlardan, gömülemedikleri için alelacele yakılan ölülerden çıkan mavimsi dumanın aydınlığını seyredeceğiz artık. Boğaz kıyılarındaki erguvan ve hanımellerinin bayıltıcı serinliğini koklayarak rakı içtiğimiz masalarda, çürüyen ölülerin genzimizi yakan o küfle karışık kekre kokusunun tadını alacağız.