
Zalime boyun eğmeyecek kadar güçlü ol ama zalim olacak kadar güçlü olma. Güce aşık olma. Güce aşık olursan o güç elinden gitmesin diye korkak olursun, korkaklığını gizlemek izin de zalim olursun.

<p>“Birazdan güneş doğacaktı. Uyuyan cırcırböcekleri uyanacak, yorulanlar uykuya dalacak, insanlar yataklarından kalkıp kahvaltı masasına geçecekti. Yıldızlara bakılırsa bulutsuz, rüzgârsız, ılık bir gün olacaktı. Önce uzaktan düdük sesi duyulacaktı, sonra şehir hatları vapuru, yosunların kokusunu kabartan köpükler çıkararak iskeleye yanaşacaktı. İçi her zamanki gibi çay ve mazot kokacaktı. Halatlar atıldıktan birkaç dakika sonra hemen toplanacaktı; vapur Körburun’da çok beklemeyecekti çünkü Seher’den başka yolcusu olmayacaktı büyük olasılıkla.”</p><p><br></p><p>Körburun, hem uzak hem yakın bir ada… Sapa, içine kapalı ama bir o kadar da yakınındaki anakaranın uzantısı. Kuşaklardır gözden ırak, ağır akan yaşantısı aslında hiç yabancısı olmadığımız bir öykü anlatıyor bize. Eski, “ah ne güzel komşularımız” ile geçen günlerden gittikçe kendi içine kapanan, içine kapandıkça da kendi kurallarındaki dayatmacılığın sertleştiği bir yaşamın adım adım örüldüğü Körburun’da gürültülü şeyler hakkında susulur, günlük sesler ise uğultuya dönüşür. </p><p><br></p><p>Hikmet Hükümenoğlu, üç kuşağın aşklarını, hırslarını, düş kırıklıklarını anlattığı Körburun’da “büyük roman”ı deniyor ve bizi öykünün bireyi aştığı yere bakmaya yönlendiriyor. </p>
Bookspace topluluğundan 8 gönderi

Zalime boyun eğmeyecek kadar güçlü ol ama zalim olacak kadar güçlü olma. Güce aşık olma. Güce aşık olursan o güç elinden gitmesin diye korkak olursun, korkaklığını gizlemek izin de zalim olursun.

Onlara baka baka aşkın tamamen beyin kimyasındaki bir sapmadan ibaret olduğunu düşünmeye başlamıştı. Uyuşturucu gibi, alkol gibi, insanı hem hasta eden hem de büyüleyen bir şeydi aşk. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın insanın bünyesinden atamadığı kimyasal bir bağımlılık.

En kanlı savaşın ortasında, en olmadık aşklar yaşanmamış mı?

Bazen insan, konuştuğu kişi daha ağzını açmadan neler söyleyeceğini bilir. Bilir ama duymak istemez. Çünkü duymak üzere olduğu şeyleri zamanında gayet güzel paketleyip sağlam bir sandığın içine kilitlemiş ve zihninin tavan arasında en karanlık köşeye saklamıştır. Şimdi tavan arasının kapısının açılacağını, içeriye ışık girmeye başlayacağını bildiği için duymak istemez.

Madem insanın iki tane beyni olamıyor, o zaman belki de iki tane sesi vardır babaannemin. Belki hepimizin içinde iki tane, üç tane ses var ama bir tanesi hariç hepsini susturuyoruz. Sadece içimizde konuşuyorlar çünkü dışarıdan duyulursa bize deli derle diye korkuyoruz. Belki babaannem susturamıyor o seslerden birini. Ya da susturmak istemiyor çünkü insanların ona deli demesi umurunda değil.

- Uçsuz bucaksız bir boşluk, eğer uzun uzun bakarsan karşı koyamıyorsun... Sonra burada durup seyredince bulutlar daha hızlı hareket ediyormuş gibi geliyor insana. Dünyanın sürekli döndüğünü hatırlıyorsun. Hiç ama hiç durmadığını. Düşünsene, yuvarlak bir kaya parçasının üzerindeyiz ve uzayda fırıldak gibi dönüp duruyoruz. Ne kadar acayip değil mi? +İnsanı küçültüyor. - Evet evet! Küçültüyor insanı. Zaman çok enteresan bir şey... Bazen her şey durdu sanıyorsun, bu acı hiç geçmeyecek sanıyorsun ama seni dinlemiyor. Kendi bildiğini okuyup yoluna devam ediyor. Fırıldak gibi dönüyoruz uzayda, sabahtan akşama kadar tepemizden binlerce bulut geçiyor. Bizim acımız da tasamız da çok ufak, çok önemsiz zaman için.

Öpücükler tohum gibidir, demişti, toprağa usulca bırakırsın, yıllarca uyur. Sonra bir bakarsın, tomurcuklanmış, bambaşka bir şey olmuş.

Hissettiği şey, öyle gitgide artan ve aniden sona eren türde bir gazdan çok farklıydı. İçindeki bir eksikliğin ilk defa tamamlanması gibiydi.