
Akşam kapalı sinemaya Yılmaz Güney’in filmine gitmiştim gizlice; okulun haysiyet kolundan gören oldu da, şikâyet mi ettiler acaba? Korkuyla bakıyorum yüzüne.

<p> “‘Kimsenin birbirine acımadığı, herkesin kolayca birbirinden nefret ettiği, birinin ötekine yardım etmeyi aklından dahi geçirmediği soğuk ve umutsuz bir dünya’da yaşıyoruz. Yalnızlıktan korktuğumuz ama sürekli yalnız kalmaya çalıştığımız, yalnızlığımızın yetmediği ve bitmediği bir çağdayız.</p>(...)<br><br>Galeano’dan ilham alırsam; birlikte kurtulmak için ve yeniden buluşabilmeyi ümit ettiğim için yazıyorum. Kederlerimi, iç sıkıntılarımı ve başkalarında da fark ettiğim acıları anlatmak için yazıyorum. Kendime acı vereni açıklamak, içimde büyüyen sevinci ve coşkuyu da hemen paylaşmak için yazıyorum.<br>(...)<br><br>Sokaktan duyduğum cümleleri ‘cesaret ve kehanetle bezeyip yeniden asıl sahiplerine gönderdiğimde’ onlardan gelecek işaretin merakıyla yazıyorum.”<br><br>Ercan Kesal “kendi kendimizle derdimizin” sır kâtipliğini yapıyor. Peri Gazozu kitabının izinde, insan halleri üzerine sohbet ediyor okuruyla. Ahlâkın “utanmayı bilmek” demek olduğunu bilerek, “çocuk aklının” safiyetini severek, rüyalarını kalbine sorarak…<br><br><p>Ölüm, zulüm, acı, kötülük üzerine… Direnmek, insan onuru, devrimci inat üzerine… “Adamı adam eden analar” üzerine… İyilik, güzellik, çocuklar, insanlık ve sinema üzerine yazılar. Kederli ve yine de ümitli.</p><br>
Bookspace topluluğundan 16 gönderi

Akşam kapalı sinemaya Yılmaz Güney’in filmine gitmiştim gizlice; okulun haysiyet kolundan gören oldu da, şikâyet mi ettiler acaba? Korkuyla bakıyorum yüzüne.

Söz söylemenin bedelinin ağır ödendiği bir coğrafya burası. Ama, “Homeros, Odysseia’da şöyle der: “Tanrılar ölümlülerin başına çorap örerler, gelecek kuşakların şarkısını söyleyecek bir şeyleri olsun diye.” Zalimlerin başımıza ördüğü çoraplar, galiba ileride çocuklarımızın söyleyeceği şarkılar olsun diyedir...

Yılmaz Güney’in “Sürü” filmindeki Berivan karakteri de, film boyunca hiç konuşmaz, susar. Kocasına bir çocuk veremediği için yok sayılmanın isyanıdır konuşmamak. Suskunluğunu sadece bir yerde bozar. Küçük kardeşi bir çatışma anında kaza kurşunuyla öldüğünde, Berivan’ın çığlığıyla yırtılır perde.

“Ben üniversite kürsülerinde vatandaşların hak ve hukuk eşitliği için ağlayan ama içeride insanların anasını ağlatan adaleti, tekmil ters uygulamalarıyla mahpushanede cürmü meşhut ettim, suçüstü yakaladım,” diyen Kerim Korcan’ı yıllar sonra, aynı dertlerin musdaribi bir savcıyla kucaklaştıran sebep, onun Sinop zindanından seslendiği, “ben bu oyunu bozarım” inancıdır. Nazım ve Kemal Tahir’deki sesin aynısı.

Ayağa kalktım sevinçle, bir çocuk kalabalığı geliyordu çölden aşağıya. Yanıma kadar geldiler, yüzleri kapkaraydı hepsinin de. Giysileri yanmıştı birçoğunun. Karıştım onlara.’ Sürü halinde dolaşıyor, yiyecek bulduğumuz köylere saldırıyorduk. Aç, sefil, çırılçıplaktık. En kötüsü, eli silahlı, atlı adamlar, bizi gördükleri yerde kuş gibi avlıyor, öldürüyorlardı. Her yer, ‘savaşta öldürülmüş, sürülmüş Ermenilerin, Kürtlerin, Türkmenlerin, Azerilerin, Yezidilerin, Süryanilerin, sürüleri yok olmuş köpekleri ve babasız anasız kalmış aç çocuklarıyla dolmuştu. Tanelerini toplayıp açlığımızı dindirmek için girdiğimiz bir tarladaki ekin yangınının ortasında kaldım bir gün, kaçamadım, gözlerim yandı, kör oldum.

Afrika’da “yalanı” bilmeyen kabileler yaşadığını biliyor musunuz? Antropologlar, anlatmaya çalışmışlarsa da, yerliler bir türlü anlayamamışlar “yalan” kelimesinin neyi ifade ettiğini.

“...Ekini biçip, buğdayı savurduktan sonra, ürünü çuvallara doldurur, pazara götürürdük. Geride, harmanın dibinde, arpa, buğday ve yulafın karışık olduğu, ‘kesmik’ denilen bir yığın kalırdı. Biraz buğday, biraz arpa, biraz da çavdar. Bu karışık ürün pazarda pek para etmez. Çitçiler, hasattan kalan bu karışık ürünü toplar, temizler ve değirmende öğütürler. Bu undan dünyanın en lezzetli, en güzel kokulu ekmeği olur: kesmik unun ekmeği...” Kızdan erkekten, yaşlıdan gençten, yan yana durandan, birlikte yürüyenden korkanlar! Hâlâ anlamadınız mı, biz kesmik unun ekmeğiyiz. Sizin pazarınızda para etmemek bize ancak gurur verir. Kızlarımız ve oğullarımız yeryüzü sofrasının en has ekmeğidirler. Biraz buğday, biraz arpa, biraz da çavdardırlar. Bazen Deniz, bazen Mine, bazen de Aleida’dırlar. Kızlı erkeklidirler yani. Umudumuz onlardır...

Deniz... “...Gemerek’te evler hep bahçe içinde. Ben önde, jandarmalar arkada, koşuyoruz bir bahçeden bir bahçeye. Bir duvardan atlayıp yere yatıyorum, ya ayaklarının dibine ateş ediyorum, ya başlarının bir karış üstüne. Onlar da yatıyorlar ben ateşe başlayınca. O zaman kalkıp koşuyorum, böyle iki-üç tur atıyoruz Gemerek’in içinde. Herkes durmuş beni seyrediyor. Bir kadın, evinin kapısından, az ötede beni seyreden kocasına sesleniyor: ‘Herif, gel çorbanı iç, soğuyacak, yine gider seyredersin!’ Çocuklar, ben ateş ettikçe alkışlıyorlar. Kiminin elinde ayçiçekleri; hem beni izliyor, hem ayçiçeği yiyorlar. Bir buçuk saat kadar sürüyor bu kovalamaca. Bir ara, üstüne hoparlör bağlanmış bir taksi çıkıyor ortaya. Hoparlörden acımasız bir ses şunları söylüyor Gemereklilere: ‘Ben belediye başkanınız! Komünist Deniz Gezmiş, Gemerek’te. Silahı olan silahını alsın, av tüfeği olan av tüfeğini. Silahı olmayan da taşla sopayla saldıracak. Herkes hazırlansın! Yakalayacağız onu!’ Gidiyor sonra...”

Anadolu’da koyun sürüsüne saldıran kurtlar bir koyunu almakla yetinmez, bütün bir sürüyü yaralayarak kaçarlarmış. Kurdun yaraladığı koyun da iflah olmaz, mutlaka ölürmüş. Böyle zamanlarda, kurtların peşine düşen köylüler birini yakalarlarsa eğer, sağlam bir zincirle kurtun boğazına zil takar, serbest bırakırlarmış. Kurt, hiçbir canlıya, koyuna, keçiye yaklaşamadığı için açlıktan ölürmüş. Muktedirler bu yöntemi köylülerden öğrenmiş olacaklar ki, kendilerine karşı çıkan her mazlumun boynuna bir zil takıp bırakıyorlar hayata. Afrikalı büyücüler de, çok uzun yaşamak isteyen zenginlere, içinde albino elleri, ayakları, gözleri veya kafa derisi bulunan iksirleri içirmeye devam ediyorlar. Albinolar yaşarken değil, ölüp bir iksire karıştırıldıkları zaman işe yarıyorlar ve bu yüzden albino cinayetleri bitmiyor.

DAYE BEHNA SEVA TE Çocuklar severler elma kokusunu. Bütün çocuklar; kara gözlüler, sarı saçlılar, alnı perçemliler, belik saçlılar, ela gözlüler, ince boyunlular... Hepsi de sever.(Bilmeyen saçma sapan yorum yapmasın)

SON Cemil Filmer Hatıralar’ında İzmir’deki sinemacılık günlerinden söz ederken, Atatürk’ün İkiçeşmelik’teki Ankara Sineması’na film izlemeye geldiğini anlatır. O gün gösterilen film, Şarlo’nun “Şarlo İdama Mahkûm” isimli filmidir. Film boyunca gülmekten gözleri yaşararak kahkahalar atan Atatürk, film bittikten sonra, tüm masumiyetiyle sorar Cemil Filmer’e: “Cemil, hayatımda bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum, şunu bir daha seyretme imkânımız var mı?” “Tabii ki paşam,” der Cemil Bey, sinemanın gücünü çoktan keşfetmiş bir özgüvenle, “Bu bir film efendim, istediğimiz kadar, tekrar tekrar seyredebiliriz.” Atatürk’ün bir çocuk masumiyetiyle sorduğu sorunun cevabı sinemanın evrensel gücünün kısacık tarifidir.

Şimdi koltuklarınızda oturup, olup olmadığını, gerçek ölü sayısını ya da kimin niye yaptığını fütursuzca tartıştığınız 1938 Dersimi var ya, hikâye oradan: Bir anne peşindeki cellatlardan iki çocuğuyla birlikte kaçamayacağını anlayınca büyüğünü bırakıp küçüğüyle kaçmaya çalışır. Geride bıraktığı kız çocuğu annesinin arkasından, “Daye, ça mı cawerdana? (Anne niye beni bırakıyorsun?)” diye ağlar. Anne, dayanamaz döner, onu bıraktığı yerden alır, ama bu kez de küçüğünü bırakır. Annenin, kendisine niye küçüğünü bırakıp büyüğüyle kaçtığını soranlara verdiği cevap, dilerim ölünceye kadar aklınızdan çıkmaz: “Büyüğü arkamdan ağladı, ağlamasına dayanamadım. Küçüğününse dili yoktu, o kaderine razı geldi, onun için bıraktım onu!”

“Yine savaş yıllarındaki Buchenwald Kampı’nda, tutukluların etiketlenmesi, hayvanlara yapıldığı gibi ‘dağlanması’, çıplak bırakılması, kampın rutin uygulamalarından sayılıyordu. Kamp komutanının karısı Ilse Koch, dövmelere bayılır, tutukluları hastanede tek tek gözden geçirir, içlerinden ilginç dövmeleri olan varsa öldürtüp parçalatırdı. Dövmeler kesilip, abajur ya da dekoratif tablo yapılmak üzere tabaklanırdı. Beden, faşistler için ‘bir kamp mobilyasıydı’ çünkü.” Bu yüzden mesela, ortaokul-lise yıllarında elinde makasla okul kapısında bekleyerek, saçları biraz uzamış öğrencilerin kafasında derin izler açmaya çalışan müdür muavini ile yeni gelen mahkûmu ilk önce berberin önüne oturtan cezaevi müdürünün kafası aynı kafadır.

Bu topraklarda kadınlar, hayatta kalabilmek için, kendileriyle birlikte bebeklerini de susturmak zorunda bırakıldılar: “Askerler çok yakınımızdaydı. Üç-beş adım daha atsalar tepemize binecekler! Saysenem ne yapacağını bilemedi. Memesini bebeğinin ağzına bastırdı, yarı gövdesiyle kapandı üstüne. Anne kız bir süre öylece soluksuz bekledi. Arkadan da bir çift el Saysenem’i sırtından bastırdı. Saysenem doğrulduğunda bebeği ağlamıyordu artık... Benim kucağımda da Kamer vardı. Kamerim gözlerini belertmiş, annesinin kucağında kaskatı kesilen talihsiz yeğenime bakıyordu. Olanı biteni anlamıştı o da, nefesini tutmuş, hiç sesini çıkarmıyordu.”

YENİ KİTAP Sokaktan duyduğum cümleleri 'cesaret ve kehanetle bezeyip yeniden asıl sahiplerine gönderdiğimde' onlardan gelecek işaretin merakıyla yazıyorum." Ercan Kesal "kendi kendimizle derdimizin" sır kâtipliğini yapıyor. Peri Gazozu kitabının izinde, insan halleri üzerine sohbet ediyor okuruyla. Ahlâkın "utanmayı bilmek" demek olduğunu bilerek, "çocuk aklının" safiyetini severek, rüyalarını kalbine sorarak… Ölüm, zulüm, acı, kötülük üzerine… Direnmek, insan onuru, devrimci inat üzerine… "Adamı adam eden analar" üzerine… İyilik, güzellik, çocuklar, insanlık ve sinema üzerine yazılar. Kederli ve yine de ümitli.

Kimsenin birbirine acımadığı, birinin ötekine yardım etmeyi aklından dahi geçirmediği soğuk ve umutsuz bir dünyada yaşıyoruz. Yalnızlıktan korktuğumuz ama sürekli yalnız kalmaya çalıştığımız, yalnızlığımızın yetmediği ve bitmediği bir çağdayız.