
Bırak hayat bir nehir gibi aksın; olumlu düşün ki herşey olumlu olsun; dünyadaki kötülüklerin kaynağı olumsuz düşünmektir.

Mutluluk, Zülfü Livaneli'nin gelenek, şiddet, vicdan ve özgürleşme temalarını bir yol hikayesi içinde işlediği romanlarından biridir. Meryem, Cemal ve profesör İrfan'ın kesişen hayatları, Türkiye'nin farklı yüzlerini aynı anlatıda buluşturur.
Livaneli, Mutluluk'ta töre baskısını, erkeklik krizini ve modern hayatın boşluğunu melodrama yaslanmadan sorgular. Romanın gücü, karakterlerin birbirini dönüştüren kırılgan temaslarında ortaya çıkar. Meryem'in sessizlikten kendi varlığına doğru ilerleyişi, kitabın duygusal merkezini taşır. Bu değişim, romanın umut duygusunu kolaycı olmadan büyütür. Toplumsal meseleleri insan hikayesiyle birlikte okumak isteyenler için Mutluluk, akıcı ve etkili bir Zülfü Livaneli romanıdır.
Bookspace topluluğundan 18 gönderi

Bırak hayat bir nehir gibi aksın; olumlu düşün ki herşey olumlu olsun; dünyadaki kötülüklerin kaynağı olumsuz düşünmektir.

Tarih boyunca büyük yahudi düşünürler dünyayı tek kelime ile nasıl açıklamışlardı acaba? Musa “Her şey Tanrıdır” demişti. İsa “Her şey sevgidir” Marx “Her şey paradır” Freud “Her şey sekstir” Eınsteın “ Her şey görecedir” deyivermişti.

👍

gerçektende günümüzde olan bir yaşam öyküsünü gözlerimizin önüne getiricek şekilde olan muhteşem bir türden... TAVSİYE EDERİM

Cezası kendi kaderine yine kendisinin karar vermesiydi.

Bir kartal gözünün ulaşabileceği her yeri görüyor, en ufak bir kıpırtıyı bile fark edebiliyor ve kuşkulandıkları her şeyi yok edebilecek olmanın tanrısal zevkini tadıyorlardı.

Koğuşun dışına çıkar çıkmaz soğuk hava jilet gibi kesmeye başladı her tarafını.

İnsan kendi adını on kez üst üste söylediğinde bile yabancılaşıyordu da, doğumundan ölümüne kadar taşıdığı, "ben" bilincine, ya da "kendi" damgasına niye yabancılaşmıyordu.

Hayat bilinmez olmalıydı; nasıl yaşayacağını, ne zaman kaza geçireceğini, hangi hastalıklara yakalanacağını, nasıl öleceğini, bilen bir insan, Endymion'un kaderini paylaşıyor demekti ve dünyadaki hiçbir ölümlü bu yükü taşıyamazdı.

Acaba varabilmiş miydi İskenderiye'ye? Yoksa yol üstünde bir yerlere takılıp kalmış ve kendine değişik bir hayat mı kurmuştu?

Kendi egemenlik alanını belirlemek için ağaçların altına sidik fışkırtıp sonra kendini bu sidiğin sınırları içinde güvenli hisseden köpeklere benziyordu insanlar da; aşina kokular ve aşina eşya arasındaki bir mutluluk formülü.

Bütün sorun "kendi" kavramındaydı zaten.Ne demekti kendi, kendisi, ben?

Birkaç aydır kendi hayatını dışarıdan seyrediyor gibiydi.

Acaba ölüler de düş görür mü ?

Bazen böyle küçük sanılan şeyler, ölmekten ve öldürmekten de daha önemli hale gelebiliyordu işte. Çünkü ölmediğin sürece yaşam devam edip gidiyordu. Ne yediğin, ne giydiğin, her yerde olduğu gibi dağ başında da önemliydi.

Metanoya, kendisinin ötesine geçmek, kendini aşmak, kendi olmaktan çıkmak gibi bir anlam içeriyordu.

İnsan insanın zehrini alır.

Karlı tepenin eteklerinde dikilip tutacağı nöbette, bir Kalaşnikof mermisinin kafasını uçurması da güçlü bir olasılıktı aslında.