Adana'nın gecekondu mahallelerinde büyüyen bir çocuğun hafızasına yaslanan Muzaffer İzgü'nün Zıkkımın Kökü romanı, Muzo'nun ailesiyle birlikte verdiği yaşam mücadelesini otobiyografik bir kurmacaya dönüştürür. Muzo daha ilkokul çağında aile bütçesine katkı için gazoz ve yiyecek satar, bulaşık yıkar, kahvede ve sinemada çalışır; her yeni iş, yoksulluğun gündelik ayrıntılarını başka bir açıdan gösterir. Babasının yokluk içinde bulduğu pratik çözümler, annesinin emeği ve mahalledeki dayanışma, anlatının yalnız mahrumiyete kapanmasını engeller. İzgü çocukluk deneyimini bugünden yargılamak yerine, o yaşın merakı ve kırılgan gururuyla yeniden kurar.
Dram ile mizahın yan yana durması, Zıkkımın Kökü'nün temel tonunu belirler. Çalışmanın ağırlığı, okuma isteği, ilk yakınlıklar ve aile sorumluluğu Muzo'nun büyümesini tek bir başarı öyküsüne indirgemez; küçük sevinçler kadar boşa çıkan çabalar da bellekte yerini korur. Romanın yalın dili, yoksulluğu dekor ya da acındırma aracına çevirmeden emeğin bedensel ritmini ve mahalle ilişkilerini öne çıkarır. Aynı adlı filme uyarlanan eser, bireysel yaşamöyküsünden hareketle kent yoksulluğu, eğitim arzusu ve direnme gücü üzerine daha geniş bir toplumsal hafıza kurar. Kalıcı duygusu, zor koşulların insanı bütünüyle tanımlamadığını gösteren mizah ve dayanışma dengesinden doğar.