
insan bazen mutlu olmak istemez. Çünkü mutlu olursa, kaybetmekten korkar.

1950'lerin başarı ve kadınlık beklentileri arasında sıkışan Sylvia Plath'in Sırça fanus roman eseri, Esther Greenwood'un New York'taki dergi stajı sırasında giderek derinleşen yabancılaşmasını izler. Akademik başarısına rağmen geleceğini tek bir yola bağlayamayan Esther, çevresindeki meslek, evlilik ve cinsellik kalıplarının kendisine sunduğu seçenekleri daraltıcı bulur. Şehre ait parlak görüntüler anlamsızlaşırken çalışma, uyku ve yazma düzeni çözülür; eve dönüşü de bu baskıyı hafifletmez. Zihinsel rahatsızlığın ağırlaşması, onu dönemin psikiyatri kurumları ve elektroşok tedavisiyle karşı karşıya getirir. Esther'ın kendi kararlarını veremediği duygusu, başarı listesindeki her yeni ölçütün bir başka kapanma biçimine dönüşmesiyle yoğunlaşır. Önündeki olasılıkları aynı anda isteyen fakat hiçbirine bütünüyle erişemeyen genç kadın, seçim yapma fikrini de kayıp duygusuyla yaşamaya başlar.
Sylvia Plath birinci tekil anlatımı keskin gözlem, kara mizah ve boğucu “fanus” imgesiyle kurar. Esther'ın deneyimi bireysel bunalımın sınırlarını aşarak genç kadınlardan kusursuz başarı ve uyum bekleyen toplumsal düzeni açığa çıkarır. Dergi çevresindeki parlak tüketim dili ile hastane ortamının denetleyici dili, farklı görünseler de Esther'ın özne olma çabasını kuşatır. Anlatı tedaviyi tek çizgili bir iyileşme öyküsüne dönüştürmez; kırılganlığın ve belirsizliğin sürdüğünü korur. İntihar düşüncesi ve kurumsal tedavi hassas, doğrudan ama sansasyondan uzak bir dille ele alınır. Fanus imgesi, çevrenin değişmesine rağmen kişinin soluk alamadığı kapalı zihinsel alanı somutlaştırır; bu yüzden dış başarı iç özgürlüğün kanıtı sayılmaz. Plath'in kontrollü cümleleri, en ağır anlarda bile Esther'ın gözlem gücünü ve ironisini tümüyle kaybetmemesine izin verir. Eserin etkisi, zihinsel acıyı romantikleştirmeden içeriden duyurması ve kişinin kendi sesini bulma çabasını dönemin sınırlayıcı rolleriyle birlikte düşünmesinden gelir.
Bookspace topluluğundan 9 gönderi

insan bazen mutlu olmak istemez. Çünkü mutlu olursa, kaybetmekten korkar.

Sanki asıl öldürmek istediğim şey o derinin altında ya da başparmağımın altında atan o ince mavi damarda değil, başka bir yerde, daha derinde, daha gizli ve ulaşması çok daha güç bir yerdeydi.

Sanki asıl öldürmek istediğim şey o derinin altında ya da başparmağımın altında atan o ince mavi damarda değil, başka bir yerde, daha derinde, daha gizli ve ulaşması çok daha güç bir yerdeydi.

Kendimi bırakmaya başlıyordum. Eğer düşeceksem,hiç değilse elimden geldiği kadar uzun bir süre küçük zevklerime tutunacaktım.

Çünkü nerede olursam olayım -bir gemi güveresinde, Paris'te bir sokak kafesinde ya da Bangkok'ta- hep aynı sırça fanusun içinde kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım.

Sanki asıl öldürmek istediğim şey o derinin altında ya da başparmağımın altında atan o ince mavi damarda değil, başka bir yerde, daha derinde, daha gizli ve ulaşması çok daha güç bir yerdeydi.

Kendimi duygusuz ve boş hissediyordum, aklım, paramparça olmuş hayallerimin kırıntılarıyla doluydu.

İnsan bazen kendi hayatının tam ortasında durur ama ona dokunamaz. Sanki görünmez bir camın ardından dünyayı izler; herkes yaşarken, kendisi yalnızca seyretmektedir.

Kendimi duygusuz ve boş hissediyordum, aklım, paramparça olmuş hayallerimin kırıntılarıyla doluydu.
Uygulamada oku
Alıntıla, işaretle, okuduklarını paylaş