Paris’in merkezindeki gösterişli bir apartmanda çalışan elli dört yaşındaki kapıcı kadın, dışarıdan sıradan görünen hayatının ardında zengin bir düşünce dünyası taşır. Müzik, resim ve felsefeyle ilgilenir; Rus edebiyatına ve Japon sinemasına tutkuyla bağlıdır. Aynı binada yaşayan on iki yaşındaki üstün yetenekli kız ise içine kapanmıştır ve doğum gününde yaşamına son vermeyi planlar.
Muriel Barbery’nin Kirpinin Zarafeti romanında bu iki sessiz insanı binaya yeni taşınan kibar bir Japon beyefendisi birbirine yaklaştırır. Birbirlerinden yaş, sınıf ve hayat deneyimi bakımından uzak görünen karakterler, görünmeyen iç dünyaları sayesinde ortak bir dil bulur. Apartmanın gösterişli yüzeyi ile sakinlerinin sakladığı düşünceler arasındaki karşıtlık, insanları toplumsal rollerine göre değerlendirmenin eksikliğini açığa çıkarır.
Kurulan dostluk, hayatın küçük keyiflerini, göze çarpmayan güzellikleri ve beklenmedik yakınlıkların dönüştürücü etkisini öne çıkarır. Karakterlerin utangaçlığı, aralarındaki bağın yavaş ve dikkatli biçimde gelişmesine alan açar. Barbery, sınıfları ve nesilleri aşan bu karşılaşmada görünüş ile hakikat arasındaki mesafeyi incelerken hüznün içinden yaşama değer veren anları belirginleştirir.