Kendisi gibi olabilen kaç kişi vardı kalabalıkların arasında?

Akilah Azra Kohen'in Gör Beni romanı, 1930'ların Türkiye'sinde Selim ile Ülkü'nün hayatlarını iki dönemin değer çatışmaları içinde buluşturur. Erken Cumhuriyet'in toplumsal dönüşümü gündelik ilişkiler, aile bağları ve kişisel tercihler üzerinden görünür hâle gelirken, karakterler hem birbirlerini hem de kendilerine öğretilen kimlikleri yeniden değerlendirmek zorunda kalır. Tarihsel arka plan özel hayatın önüne geçen bir ders anlatısına dönüşmez; aşk, aidiyet ve inanç üzerinden insanların değişime nasıl yaklaştığını sınayan canlı bir zemin kurar. Kamusal dönüşüm ile mahrem kararlar arasındaki bu temas, olayların duygusal ağırlığını belirler.
Romanın temel gerilimi, geçmişi tümüyle reddetmek ile onu sorgulamadan sürdürmek arasındaki alanda gelişir. Selim ve Ülkü'nün çevresindeki farklı sesler, modernleşmenin tek yönde ilerleyen ortak bir deneyim olmadığını; sınıf, cinsiyet ve kültürel mirasa göre başka anlamlar kazandığını gösterir. Kohen, tarihsel kişileri ve dönem atmosferini kurmacanın hizmetinde kullanırken karakterlerin duygusal kararlarını kesin bir ideolojik sonuca bağlamaz. Dönemin toplumsal kurumları, aile beklentileri ve düşünsel ayrışmaları, karakterlerin birbirlerini görme biçimini sürekli değiştirir. Bu katmanlı yapı, tarihsel anlatıyı kişisel hesaplaşmalarla besler ve iki dönemi basit bir eski-yeni karşıtlığına indirgemez. İki devrin eşiğindeki kişisel yakınlık, görülme arzusunu romantik boyutun ötesinde düşünsel bir tanınma ihtiyacı olarak derinleştirir.
Bookspace topluluğundan 26 gönderi
Kendisi gibi olabilen kaç kişi vardı kalabalıkların arasında?
En büyük devrim her şeye rağmen yaşamaktı. Gülmek ise her karanlığa şafaktı !

Sevgide buluşabilenler konuşmadan anlaşırlardı.
İnsan dokunmadığı bir bedeni nasıl bu kadar özleyebilirdi?

İnsan, diye düşündü, kalbi elinde, kalbini verecek birini arayarak gezen tek varlık bu gezegende. Kalbin elinde, bir pusula tutmuş gibi arıyordun ait olduğun yeri, kişiyi, düşünceyi.

İnsan, ait olmadığı yerlerde hep azalırdı.

Sevgisizlik resmen bir hastalıktı, henüz tıp dünyasında adı konulmamış, insanlığı bozan, yıpratan, dünyayı cehenneme dönüştüren bir hastalıktı ve belki de bulaşıcıydı.
Kadın olmak başlı başına ihtilaldi.

Kalbini duymayan, kalbinin bir sesi olduğunu bile bilmeyen milyonlarcasının arasında kalple konuşabilmek ne büyük bir ayrıcalıktı. Kendini bilmek kalbini duyabilmekle başlardı.

Günaydınlarrrr🌧🌧Adanadan merhabalar..Bu kitap hakkında düşünceleriniz nelerdir

Etkisi gerçek olan biri hayatımıza girdiğinde tüm duygularda bir devrim gerçekleşirdi. Aşk en büyük duygu devrimi değil miydi?
Kendi celladına hayran bir milletten ne beklenirdi ki…

"Seni 'olduğun gibi' kabul eden biri varsa hayatında, onun değerini bil. Çünkü insanlar genelde seni 'olmanı istedikleri gibi' severler, öyle olamadığında da çeker giderler.

Üste başa bakarak insan yerine konulan bir gelenekten geliyordu insanlık, adım adım insanlığından uzaklaştırılarak.
Aşk, izlenmesi en yaşam dolu şey değil miydi?

Tarih hepimizindi...her birimize ait bu geçmiş, bir taraftar propagandasına çevrilip yalanlarla doldurulmadan önce, dersler öğreneceğimiz en yüce kaynaktı ama şimdi güç simsarlarının elinde bir yönetim kalkanı haline gelmişti. Tarihleri unutturarak köksüzleştirilen kültürler değersizlik hissi ile birliklerini kaybediyorlar, insanlıklarını unutuyorlardı. Evren ve dünya ile ilgili cahiller tarafından İncillere yazılmış saçma sapan yanlışların ortaya çıkmaması için Kilise'nin öldürdüğü insanları düşündü Fred. Yaşanmışlıkları deforme edip geçmişin hakikatlerini kendi çıkarlarına göre manipüle edenleri düşündü. Kendi kendine sürekli yalan söyleyen bir uygarlığın, geçmişini artık bilmiyor olması ne kadar da doğaldı. Yalan üstüne yalan koyan biri gerçeği hatırlayamazdı, o kadar çok yalan vardı ki tarihte artık doğru kayıptı.

İnsan olmayı başarabilmek için doğduğunu anlamadıysan, hangi dine inandığının hiçbir anlamı yok.

belki de hayvanlar kendi sevgi açlıklarından değil, aslında kimin sevgi ihtiyacı olduğunu hissettiklerinden takip ediyorlardı peşlerine takıldıkları kişileri... belki de gerçekten yanlış anlaşılıyorlardı. sorumluluk almaktan kaçarken sevgiye fırsat vermeyen kuru bir yaşama mı dönüyordu hayatımız?

Vatandaşlarını bir sermaye kapısı gibi gören devletler, bilgiyi herkesten kısıtlar olmuştu, halkın cahilliği hammadde gibi kullanılırken, bu topraklarda kurulan bu cumhuriyetin niyetinin ne olduğu, anlatılmasına izin verilen bilginin zenginliği çocuklara sunulan derslerden belliydi. Devrimdi Cumhuriyetin niyeti, bir insanlık devrimi...

"İnsan olmayı başarabilmek için doğduğunu anlamadıysan, hangi dine inandığının hiçbir anlamı yok.”

İnsan, görmediğini sanır; aslında bakmadığını kabul etmek istemez.”

Bedenimin içindeki canı gör, Sadece etimi değil. Gözlerimin içindeki hayatı gör, sadece bakışımı değil. Hissetiklerimi gör, Sadece tepkilerimi değil. Beni gör.

20.yy imparatorlukların çöküşü ve ulus devletlerin kuruluş sürecinde 1.Dünya Savaşı ve İstiklal Harbi sonrası Cumhuriyet Türkiye'sinin kuruluş süreci... Sosyoloji, inanç dünyası ve kadın kimliği...

Yanlışları değiştirmek istiyorsan topa tüfeğe gerek yok, en büyük silah ilimdir, en iyi yöntemse eğitim.
“Acizler için imkânsız, korkaklar için inanılamaz gözüken şeyler kahramanlar için idealdir." M. K. Atatürk.”
“İnsan olmayı başarabilmek için doğduğunu anlamadıysan, hangi dine inandığının hiçbir anlamı yok.”
“Kendimizden başka bir canın iyiliği için hayata yalvardığımızda doğuyordu insanlığımız.”
“Ancak dikkatten kaçabildiğin kadar ıssızdın ve istediğin zaman ıssız olabildiğin kadar da özgür. Issızlıktı insanı kendine getiren. Issızlığımızda hissettiğimiz konfor kadar gerçek değil miydik kendimize?”
“En büyük devrim her şeye rağmen yaşamaktı. Gülmek ise her karanlığa şafaktı!”
“ülkece neyi neden yaşıyoruz .. çok iyi anlatılmış”
Uygulamada oku
Alıntıla, işaretle, okuduklarını paylaş