J. M. Coetzee’nin Foe romanı, bir gemi kazasından sağ çıkan Susan Barton’ın kendi hikâyesini anlatma arzusuyla başlar. Bir süre ıssız adada kalan Susan, 1720 yılında yazar Daniel Foe’yu ziyaret eder. Ondan, yaşadıklarını dünyaya duyuracak bir anlatıya dönüştürmesini ister. Bu hikâyenin merkezinde Susan’ın yanı sıra adada karşılaştığı esrarengiz Cruso vardır. Cruso onun kurtarıcısı, yoldaşı ve zaman zaman sevgilisi olmuştur; fakat yaşananların kime ait olduğu ve nasıl aktarılacağı baştan itibaren belirsizdir.
Susan tanıklığının korunmasını isterken Foe, anlatılabilir bir hikâyenin biçimini arar. Bu nedenle gemi kazası ve ada deneyimi yalnızca bir hayatta kalma öyküsü olarak kalmaz. Bir başkasının sözcükleriyle anlatılan hayatın ne kadarının değişeceği, yazarın hangi boşlukları dolduracağı ve okurun tanıdığını sandığı bir hikâyenin nasıl yeniden kurulacağı öne çıkar. Robinson Crusoe anlatısının yeniden ele alınması, kaynak ile yeniden yazım arasındaki gerilimi romanın parçası hâline getirir.
Coetzee bu kurgu içinde edebiyatın ikna gücünü ve temsil sınırlarını sorgular. Ölüm ile yaşam, toplum ile yalnızlık, özgünlük ile intihal arasındaki karşıtlıklar Susan’ın anlatısı çevresinde birbirine bağlanır. Foe, bir deneyimin sahibinin kim olduğu sorusunu, onu yazıya geçiren kişinin gücüyle karşı karşıya getirir. Okur bildiğini düşündüğü ada hikâyesine başka bir açıdan bakarken sanat ile hayat arasındaki ilişkinin de sabit olmadığını görür. Susan’ın sesini duyurma çabası, romanın hem olay örgüsünü hem anlatma hakkı üzerine düşünsel gerilimini taşır.