
Türbeler, ölüleri yaşatmak hırsıyla yapılmıştır değil mi?

Mütareke İstanbul'unun sıkışmış atmosferinde Kemal Tahir'in Esir Şehrin İnsanları romanı, Kâmil Bey'in işgal gerçeğiyle yüzleşmesini izler. Uzun yıllarını yurt dışında geçirmiş, ayrıcalıklı bir çevreden gelen Kâmil Bey, şehre döndüğünde gündelik hayatın korku, çıkar ve direnme iradesi arasında parçalandığını görür. Millî Mücadele'ye mesafeli başlayan tutumu, karşılaştığı insanlar ve üstlendiği sorumluluklarla değişirken roman kişisel bir uyanışı toplumsal bir dönemeçle birleştirir. Üçlemenin ilk kitabı olan eser, sonraki ciltlerin sonuçlarına girmeden bu dönüşümün ahlaki eşiğini kurar.
Kemal Tahir, işgal altındaki İstanbul'u tarihsel bir dekoru aşarak karakterlerin kim olduklarına karar verdikleri bir sınav alanı olarak işler. Konaklardan gazete çevrelerine uzanan farklı toplumsal kesimler, bağımsızlık düşüncesinin herkes için aynı anlamı taşımadığını gösterir. Kâmil Bey'in seçimi, rahatlık ile sorumluluk arasındaki gerilimi somutlaştırırken roman da ulusal mücadelenin bireyin özel hayatına nasıl sızdığını araştırır. Şehrin esareti, karakterin iç hesaplaşmasına doğrudan yansır. Anlatının kalıcı gücü, tarihsel kırılmayı tek bir kahramanlık kalıbına değil, vicdan ve aidiyet üzerinden gelişen bir değişime bağlamasında yatar.
Bookspace topluluğundan 16 gönderi

Türbeler, ölüleri yaşatmak hırsıyla yapılmıştır değil mi?

“Kafamda sürekli bir meydan savaşı var. Birlikler devriliyor, saflar biçiliyor.”

“İnsan bir kere tek başına kalmaya görsün. Nerde olsa tek başınadır artık. Meydan savaşında bile…”

“Bir fikir kadınlar tarafından kolayca kabul edilirse o fikir er ya da geç, yüzde yüz yener.”

Bizim memleket ıstıraba katlanmasını çok iyi beceriyor da karşı gelmesini bilmiyor.

Alçak insanlar yükseldikçe alçaklıkları da o ölçüde artıyor!

Ben, ölmemekten korkuyorum. Yani öldükten sonra da bu acılar sürerse diye ödüm kopuyor! Acı çeken gövde mi, ruh mu? Bunu kesinlikle bilmek ne büyük mutlulukmuş!

Kemal Tahir'in bu serisini okuyunca tarihler değişse de senaryonun hep aynı kaldığını hissettim. Sadece değişen kişiler. Oyun hep aynı. Serinin ilk kitabından başlayarak okumanızı tavsiye ederim.

Bizim millet acıya alışmış. Biz hepimiz bahtsızlığa o kadar alışmışız ki, sevinç anormal geliyor. Bilmez misiniz, bizde yüksek sesle gülmek ayıpların başında sayılır. Hele çocuklar için... Sonra hocalar bize cennetin sevinçleri yerine durmadan cehennemin işkencelerini belki de bu sebeple anlatırlar...

Uykunun da bir çeşit kurtuluş sayıldığı zamanlara lanet olsun!

Artık hayatı bırakmak, ölüme sığınmak gerekiyor.

“Seni sevmek başka şey uğruna dövüşmek başka. Gerçekten sevince dövüşmemek olmaz.”

“Bilmem başınıza hiç geldi mi? Yaşamaktan usanıverdim bir gün apansız.”

Bizim millet acıya alışmış. Biz hepimiz bahtsızlığa o kadar alışmışız ki, sevinç anormal geliyor. Bilmez misiniz, bizde yüksek sesle gülmek ayıpların başında sayılır. Hele çocuklar için... Sonra hocalar bize cennetin sevinçleri yerine durmadan cehennemin işkencelerini belki de bu sebeple anlatırlar.

Yoksul insanların varlıklılarla neden aynı olaylar karşısında aynı düşüncede, duyguda, davranışta olamayacaklarını şimdi daha iyi anlıyordu. Yoksulluk umut kırıcıydı. Umudunu yitiren her şeyini yitirmiş olur.

Kafamda sürekli bir meydan savaşı var. Birlikler devriliyor, saflar biçiliyor.
Uygulamada oku
Alıntıla, işaretle, okuduklarını paylaş