Toni Morrison’ın En Mavi Göz romanı, 1940’ların Ohio’sunda yaşayan Pecola Breedlove’un beyaz güzellik ölçülerini kendi değersizliğinin kanıtı sanmasını merkezine alır. Pecola, mavi gözlere sahip olursa görüleceğine ve sevileceğine inanır; Claudia ile Frieda MacTeer’ın anlatıları ise bu arzunun yalnız bir çocuğun düşü olmadığını, aile, okul, sinema ve mahalle tarafından sürekli üretildiğini gösterir. Breedlove ailesindeki yoksulluk ve şiddet, Cholly ile Pauline’in geçmişlerine açılan bölümlerle tek boyutlu bir suçlama yerine kuşaklar boyunca taşınan yaraların içine yerleştirilir.
Morrison doğrusal olay örgüsünü mevsimler, farklı bakış açıları ve parçalanmış çocukluk diliyle keser. Okuma kitaplarındaki mutlu beyaz aile kalıbının bozulmuş tekrarları, Pecola’nın dünyasıyla ulusal masal arasındaki uçurumu belirginleştirir. En Mavi Göz, ırkçılığı dışarıdan gelen tekil bir saldırı olarak değil, bakışı içeriden biçimlendiren ve kişinin kendine yönelttiği şiddete dönüşebilen bir düzen olarak inceler. Claudia’nın tanıklığı, topluluğun Pecola’nın yıkımındaki payını kabul ederken anlatıyı merhametli ama rahatlatıcı olmayan bir öz eleştiriye dönüştürür. Bu tanıklık, Pecola’yı yalnız bir kurban simgesine indirgemeden onun çevresindeki sessizliklerin, küçümsemenin ve öğrenilmiş güzellik ölçülerinin ortak sorumluluğunu açığa çıkarır.