
Gözün ulaşabileceği en yüksek dağ yok olmaya, saf yüreğin hissedebileceği en ufak insanı ilgi ise ölümsüzlüğe yazgılıdır.

Wilkie Collins'in Beyazlı Kadın romanı, resim öğretmeni Walter Hartright'ın gece vakti Londra yakınlarında beyazlar içindeki esrarengiz bir kadınla karşılaşmasıyla başlar. Walter kısa süre sonra Limmeridge House'da Laura Fairlie'ye ders vermeye başladığında, genç kadın ile yol üzerindeki yabancı Anne Catherick arasındaki çarpıcı benzerliği fark eder. Laura'nın Sir Percival Glyde ile planlanan evliliği, aile serveti ve geçmişte saklanan sırlar çevresinde giderek karanlıklaşan bir entrikaya dönüşür.
Öykü tek bir anlatıcıya teslim edilmez; Walter, Marian Halcombe ve başka tanıkların yazılı ifadeleri olayları farklı bilgi düzeylerinden aktarır. Bu çoklu tanıklık düzeni, delilin nasıl kurulduğunu ve güvenilirliğin nasıl sınandığını romanın biçimine yerleştirir. Akıl hastanesi, kimlik değişimi ve kadınların hukuk karşısındaki kırılgan konumu, Gotik atmosferle toplumsal gerçekçiliği aynı gerilim alanında buluşturur.
Marian'ın araştırmacı kararlılığı ve Kont Fosco'nun hesaplı cazibesi, iyi ile kötü arasındaki basit karşıtlığı psikolojik bir mücadeleye çevirir. Collins, okurun bildikleriyle karakterlerin erişebildiği kanıtlar arasındaki farkı adım adım daraltarak “duygu romanı” geleneğinin etkili örneklerinden birini kurar. Beyazlı Kadın'ın kalıcı gücü, gizemi kimlik, kurum ve anlatma yetkisi üzerine sorularla birlikte taşımasından gelir.
Bookspace topluluğundan 9 gönderi

Gözün ulaşabileceği en yüksek dağ yok olmaya, saf yüreğin hissedebileceği en ufak insanı ilgi ise ölümsüzlüğe yazgılıdır.

İyi günlerinde onun eline yalnızca yön vermek için uzanan bir öğretmendim, şimdi, kötü günlerinde, eline karım olması için uzanıyorum.

Ortaya çıkan suçlar aptalların işledikleridir, akıllı adamların işledikleri suçlar ortaya çıkmaz.

Hepimiz için böyledir bu. Kelimeler bizi yaralayacakları zaman devleşir, bize hizmet edecekleri zamansa cüceleşir

Anlaşılmaz dünyamızın her köşesinde sıradanla dehşet verici olan iç içe geçmiştir.

Kendi zekasına güvenen her kadın kendine hâkim olamayan bir erkekler her zaman boy ölçüşebilir.

Üzerinde yaşadığımız dünyanın güzelliklerine hayranlık beslemek hepimizin sonradan edindiği medeni bir beceri, öğrendiğimiz bir sanat; üstelik aklımız tembellikte ve boş olmadığı sürece pek azımız bu becerimizi kullanıyoruz.

Aklın dünyaya hâkim olduğunu söylerler. Ama akla ne hükmeder? Beden. Beden (bunu iyi dinleyin) her şeye gücü yeten hükümdarının insafına kalmıştır, kimyagerin. Bana, Fosco'ya kimya bilgisi verin, Shakespeare kafasında Hamlet'i yaratmış ve oturup yazmayı düşünürken, günlük gıdasına karıştırılacak birkaç tutam tozla bedenini etkileyerek onun düşünce gücünü o kadar zayıflatabilirim ki, kaleminden çıkanlar bugüne kadar yazılmış en aşağılık saçmalıklar olur. Benzer koşullarda bana ünlü Newton'ı verin. Sizi temin ederim ki elmanın düştüğünü görünce yerçekimi kanununu bulacağı yerde onu yiyecektir. Neron daha yediklerini sindiremeden dünyanın en uysal adamı oluverir ve Büyük İskender'in sabah çekeceği bir yudum aynı öğle sonrası düşmanı görür görmez canını kurtarmak için kaçmasına neden olur. Şerefim üzerine yemin ederim ki, bugünkü kimyagerlerin anlaşılmaz bir şans eseri dünyanın en zararsız insanları oluşu toplum açısından büyük şans.

Bir kere gerçek aşkı tattıktan sonra onu yüreğinden söküp atabilen bir kadın var mıdır?
Uygulamada oku
Alıntıla, işaretle, okuduklarını paylaş