
“İnsan kimseyi sevmeyerek yola çıkıyor. Sonra çoğunlukla herkesi seviyor. Sonra onlardan bazılarını seviyor, sonra yalnız birini, sonra hiçbirini.”

In a shady bar in Amsterdam, the man who does the talking in The Fall is indulging in a calculated confession. He recalls his past life as a respected Parisian lawyer, a pleader of noble causes, secure in his own self-esteem, privately a libertine, yet apparently immune to judgment--the portrait of a modern man. The irony of the recital predicts the downfall. Inescapable, it comes in the narrator's intense discovering, in the space of one terrible and unforgettable instant, that no man is innocent and no man may therefore judge others from a standpoint of righteousness.
Bookspace topluluğundan 7 gönderi

“İnsan kimseyi sevmeyerek yola çıkıyor. Sonra çoğunlukla herkesi seviyor. Sonra onlardan bazılarını seviyor, sonra yalnız birini, sonra hiçbirini.”

İnsanın temel durumu şudur: Kendini tanımaya başladığı anda, kendinden nefret etmeye başlar. Ve bu nefret, ölene kadar sürer.

Gerçek aşk istisnaidir tabii ki - az ya da çok yüzyılda iki üç kere. Gerisi hep gösteriş ya da can sıkıntısı.

Çekicilik nedir bilir misin: açık bir soru sormadan evet cevabını almanın yolu.

Hepimiz istisnai durumlaryız. Hepimiz bir şeye karşı itiraz etmek isteriz! Her birimiz ne pahasına olursa olsun masum olmakta ısrar ederiz, tüm insan ırkını ve cenneti bile suçlamak zorunda kalsak bile.

Sadakatimi duyurup durdum ama sevdiğim tek bir insan yoktur ki sonunda onu ihanet etmemiş olayım.

Arkadaşlarının her akşam, yapmaları gerektiği gibi, seni arayacaklarını bir an bile düşünme; bugünün intihar etmeye karar vereceğin akşam mı diye öğrenmek için, ya da sırf arkadaşlığa ihtiyacın olup olmadığını, dışarı çıkma ruh halinde olup olmadığını anlamak için. Hayır, endişelenme, seni yalnız olmadığın akşam ararlar, hayat güzel olduğunda. İntihara gelince, seni ona daha çok iterler, onlara göre kendine borçlu olduğun şeyler yüzünden.