
Bir varmış, bir yokmuş. Ama olmuş. Ve olan şeyler unutulsa da, gömülse de bir yerde hala yaşıyor olur. Çünkü aşk öyle bir tohumdur ki; onu gömen de bilmez nereye ektiğini. Viyola'yı ilk gören, onun gözlerine bakardı hep başka çaresi yoktu. O gözler öyle bir şeydi ki; içinde hem ilkbahar vardı hem son güz, hem ilk kahkaha hem hiç dökülmemiş gözyaşı. Sanki Viyola bu dünyaya gelmeden önce çok şey yaşamış, ama hepsini unutmak zorunda kalmış ve o unutuşun hüznü gözlerine sinmişti. Sonra bir gün hangi mevsimdi, hangi saatti, Viyola hiç hatırlayamadı bir ses duydu. Sesi değil aslında, sesin bıraktığı boşluğu. Çünkü bazı insanlar konuşmadan önce bile bir şey bırakır havada titreşim mi dersin, ağırlık mı, bilmem. Viyola o boşluğu hissetti önce. Sonra döndü. Ve döndüğü an, bir daha asla eskisi gibi dönemedi hiçbir yere.. Bazı bakışlar vardır, ne istek taşır ne söz. Sadece tanır. Sanki iki ruh daha önce bir yerde, bir başka hayatta, aynı kaybı yaşamış ve şimdi birbirini o kayıptan tanıyordur.







